KAPIDAKI SIR VE SABIR SINAVI
HİTAME-İ LİSAN: KAPIDAKİ SIR VE SABIR SINAVIDI
Vaktiyle, diyarı Rum’da, ilim deryasına dalmak isteyen bîçare bir talip varmış. Adı ister Gracey olsun, ister Ahmet; hali her daim aynıdır. Bu talip, uzak diyarların lisanını öğrenmeye niyet etmiş. İlk günler, ağzında şekerli bir şerbet gibi dolanan “Bonjour, Merci” kelimeleriyle, kendini deryayı geçmiş, karaya ayak basmış sanmış.
Nasreddin Hoca görse, eşeğine ters binip şöyle derdi: “Behey evlat! Gölün kıyısında maya tuttu diye sevinirsin ama bilmezsin ki asıl fırtına, suyun derinindeki sessiz harflerde gizlidir!”
Talip, dilin derinliklerine indikçe görmüş ki; yazılan başka, söylenen başkadır. Bazı harfler vardır, kağıtta padişah gibi heybetli durur ama dilde “sessizlik orucuna” yatmış derviş gibidir, hiç ses vermez. Bazı kurallar vardır, insanın zihnini Labirent-i Dehr’e çevirir.
İşte tam o vakit, Sadi-i Şirazi Gülistan’dan başını kaldırıp kelama dahil olur: “Ham meyve daldan kolay kopar ama tadı acıdır. Sabırla beklemeyen, pişmiş aşın lezzetini bilmez. Sen dili öğrenmeyi dudak bükmek sanırsın, oysa dil; kalpten beyne giden bir sırat köprüsüdür.”
Dede Korkut kopuzunun teline dokunur, bozkırın rüzgarıyla gürler: “Hey oğul! Ad almak için erlik gerek, dil almak için terlik gerek! Emek vermediğin kelam, senin obana bey olmaz. Yükü ağır olanın menzili yakındır, yeter ki dizin titremesin!”
Bu hal, aslında Vahyin o ilk emri olan “Oku!” (Alak, 1) hitabının bir cilvesidir. İnsan sanır ki okumak sadece harfleri birleştirmektir. Oysa ilim, “Bilinmeyen bir şeye doğru atılan küçük bir adımdır.” Rabbimiz, “Biz insanı zorluk içinde (meşakkatle) yarattık” (Beled, 4) buyurarak, her kıymetli şeyin bir sancıdan doğacağını haber vermiştir. Efendimiz (sav) ise; “İlim öğrenmek her Müslüman’a farzdır” buyururken, Çin’de bile olsa gidilmesini öğütlemiş, yani zahmetli yolculukların kutsallığına işaret etmiştir.
Hekimoğlu İsmail’in o vakur sesiyle fısıldadığı gibi: “Müslüman, zorluktan kaçan değil, zorluğu ibadete çevirendir. Yeni bir lisan, yeni bir dünyadır. Ve her yeni dünya, fethedilmeyi bekleyen bir Kudüs gibidir. Kılıçla değil, kalemle ve sebatla fethedilir.”
Hikaye odur ki, bu genç talip tam vazgeçecekken, rüyasında Ahmet ve Mehmet Bican hazretlerini görür. Onlar “Envarü’l-Aşıkin”den bir sayfa açıp derler ki: “Bak evlat! Allahü Teâlâ bu kainatı ‘Kün’ (Ol) kelamıyla halk etti. Kelamda gizli bir nur vardır. Sen Fransızca öğrenirken aslında kendi zihninin sınırlarını genişletiyorsun. Harflerin sessiz kalması, senin tefekkürünün sesini yükseltmen içindir.”
Taberi tarihinde yazar ki, hiçbir medeniyet, meşakkat çekmeden dilini ve kültürünü bir sonrakine devredememiştir. Ömer Seyfettin’in kahramanları gibi “İlk Namaz” saflığıyla ve “Diyet” ödeme pahasına o ilmin peşinden gidilmelidir.
İbret şudur ki: Zorluk başladığında aslında öğrenme de başlamıştır. Kolay olan, sadece kapının önündeki tozlu paspastır. Gerçek hazine, o “sessiz harflerin” arkasındaki manada saklıdır. Gracey Verma’nın “düşündüğünden daha zor” dediği yer, aslında “kemale ermeye başladığı” yerdir.
Zira ne demişti dervişler: “Usul olmadan vusul (ulaşma) olmaz.” Dilin usulü çiledir, vusulü ise gönüllere kurulan köprüdür.
Kadir dostum; bu yazı bize şunu anlatır: İster dünya lisanı olsun, ister din lisanı; kim sabrederse zafere erer. Yolun başında çiçek koklayan çok olur ama sarp kayaları aşıp zirvede güneşin doğuşunu sadece “zorluğu sevenler” seyreder.
Selam olsun o kutlu yolda sebat edenlere! ✍️🌿
Fransızca öğrenmeye niyet eden o genç ruhun hikayesi, aslında sadece bir dil meselesi değil, nefsin basamaklarını tırmanırken karşılaşılan o ilk menzilin “aldatıcı kolaylığı” ve ardından gelen “hakikat çilesidir.” Sen istedin ki bu modern zaman dertlenişini; Kur’an’ın hikmeti, Sünnet’in edebi, Dede Korkut’un heybeti ve Şirazi’nin irfanıyla yeniden yoğuralım.
Öyleyse, gönül kulağını aç, Hekimoğlu İsmail’in samimiyeti ve Ömer Seyfettin’in berraklığıyla örülmüş bu ibretli kıssayı dinledik.

