2- Bakara suresi (Hubeyb öndeş meali)

Güncelleme tarihi: 27 Nis

1- elif lam mim¹

2- işte bu, içinde hiçbir şüphe olmayan, korunup sakınanlara bir hidayet [doğru yol rehberi] olan kitaptır.

¹ : "hurufu mukatta" olarak bilinir. müteşabih olduğu için (Alimran 7 gereğince) araştırmamayı doğru bulanlar da vardı; bazıları ise pek çok yorum sunmuştur. Her bir harfin, Allah'ın bir sıfatını temsil ettiğini söyleyenler vardır, bazıları da ebced hesabı ile bazı olayların tarihini tespit etmiştir. (kaynak: Fahreddin Razi ilgili ayetin tefsiri)

3- [Korunup sakınanlar] gayb'da[yalnızlıkta]¹ inananlardır, yönelişi² (namazı) ayakta³ tutanlardır(devam ettirenlerdir), kendilerine rızık ettiğimizden harcama yapanlardır.





¹: "gayb'a[görünmeyene] inanırlar" veya "gayb'da [yalnızlıkta] inanırlar" olarak iki şekilde de tercüme edilebilir. (müfredat: غيب) bir nevi "siz yanlarında olmasanız bile, inanırlar. İkiyüzlülük yapmazlar" manasındadır. Sonraki ayetlerde "ikiyüzlülük" yapanlardan bahsetmesi bu manayı destekliyor.





²: "Salat=صلاة" kelimesine sözlükler genelde "dua, içinde tazim bulunan bir dua çeşiti, içinde kıyam, rüku, Secde, dua ve tesbih bulunan namaz" anlamları vermişlerdir. (Lisanu-l Arap) hatta Zamahşeri, bu kelimenin uyluk kemiği anlamından hareketle, rüku ve secde eden insanların uyluk kemiğini hareket ettirmesi sebebiyle, salat kelimesinin namaz anlamında olduğunu söylemiştir. (Fahreddin Razi)

Bu kelimenin "önde gideni takip etmek" manası da vardır. (Lisanu-l Arap) hatta bu mantıkla "Biz, hiç Musallin (namaz kılanlardan) olmadık" ( Müddessir 43) ayetini Ragıp isfehani sözlüğünde "peygambere tabi olmak; onu takip etmek" manasında anlatmıştır.

Kıyamet 31-32 ayetlerinde de "Salat=صلاة" kelimesi, "yönelme" anlamında kullanılmıştır.

Kıyamet 31. Ayet "doğrulamadı ve salat etmedi"

Kıyamet 32. Ayet "ama yalanladı ve yüz çevirdi"

Bu ayetlerde "doğruladı (سدّق)" fiilinin zıttı olarak "yalanladı (كذّب)" fiili; "Salat etti (صلّي)" fiilinin zıttı olarak da "yüz çevirdi (تولّى)" fiili kullanılmıştır. Demekki "yüz çevirme" eyleminin zıttı olan "Salat" takip etme/yönelme olmalıdır.


"yönelme" eyleminin kapsamı geniştir. Dua, kur'an (zikir), din, namaz vb her eylem özünde vahye bir yöneliş olduğu için hepside de "Salat" kategorisine dahil edilebilir.

Örneğin "Ey Şuayb! Atalarımızın kulluk ettiğini terk etmemizi veya mallarımızda istediğimizi yapmamızı terk etmeyi senin 'salatın' mı emir ediyor?..." (Hud 87) ayetinde "dinin" manasında kullanılmıştır. Ki, Zad'ul mesir tefsirinde de bu anlamda olduğu söyleniyor.

bazıları kelimenin etimolojik kökenini yok sayarak bu kelimeye "destek" manası verse de bu zorlama yorumdur. Çünkü kur'an'ın diğer hükümleri, zekat, yardımlaşma, iyiliği emir edip kötülükten alıkoymak gibi emirler ile zaten "destek olun" emrini vermiştir. Zorlama yaparak namazı yok etmenin bir manası yoktur. ³: "ikame=إيقام" mastarı, "ka'me=قام" (ayağa kalktı) fiilinin if'al kalıbından olup "ayakta tutmak" manasındadır. Bu kalıbın "devamlılık" manasında olduğu da söylenir (Fahreddin Razi) genellikle sözlükler, namazın sürekliliği ve tüm rükünlerine uyularak kılınması anlamında, olarak açıklamıştır. (müfredat : قوم) anlam olarak "yönelişi ayakta tutmak, yönelişi (yani vahyi) gereğince uygulamak, devam ettirmek" manasında olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

4- [sakınan kimseler] ki : Sana ne indirildi ise ve senden önce ne indirildi ise ona inanırlar. Ahirete [son hayata] yakinen/kesin olarak inanırlar.

5- işte onlar [sakınan kimseler] RAB'lerinden bir hidayet [doğru yol rehberi] üzerindedir. Ve işte onlar, başarılı olanların ta kendileridir.

6 - Gerçek şu ki, Gerçeği örtüp göz ardı etmiş olanlar[a gelince], onları uyardın mı? Yoksa, hiç uyarmadın mı? [fark etmez],onlara göre eşittir; İnanmıyorlar.

7- Allah, [o kimselerin] kalplerini¹, kulaklarını kapattı ve gözlerinin üzerinde bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.²

 ¹ : Kur'an kalbi genellikle duygusal bir anlayış, kavrama ve derin anlayış  kaynağı olarak tarif etmektedir. Genellikle öfke, sevgi, merhamet gibi duyguların ve bununla birlikte düşünme özelliğine sahip bir organ olarak tanımlar. Bilimden bihaber olan din karşıtları, bu durumun bilimsel bir hata olduğunu sanıyor, fakat bilim ise bu ayetlerin doğruluğunu ispat etmiştir.

''HearthMath'' tarafından yazılmış ''Science of the heart'' kitabında kalple ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Aşk hormonu olarak bilinen, biliş, hoşgörü, arkadaşlık bağı ve güven gibi duygusal fonksiyonlara etkisi olan oksitosinin [1] kalp tarafından da üretilip salgılandığı hatta kalpteki üretimin beyindekiyle aynı aralıkta olduğu keşfedildi. [2] ayrıca beyindeki duygusal işlem merkezi olan amigdaladaki ve alakalı çekirdeklerdeki işlevlerin kalp tarafından doğrudan etkilenmiş olduğu da [3] keşfedildi. 

Bunların yanı sıra, kalbin beyne, beynin sadece anlamakla kalmadığı aynı zamanda itaat ettiği mesajlar gönderdiği biliniyor.[4] Demekki kalp, beyni kendisine itaat ettiriyor. Ayrıca kalp ve beyin sürekli olarak, iki taraflı bir diyalog halinde bir bağlantıya sahip olup her ikisi de birbirinin fonksiyonlarını etkiliyor [5]. Üstelik kalp, beynin kalbe yolladığından fazla bilgiyi beyne yolluyor. [6] 

İlgili kitap, kalbin kendi aklı varmış gibi davrandığını, gündelik etkileşimlerimizde algılarımızı ve tepkilerimizi önemli ölçüde etkilemiş olduğunu, kişiliğimizi, algılarımızı ve zekamızı etkileyebileceğini belirtmektedir [7].

Bunun yanı sıra kalbin daha pek çok fonksiyonlarından da bahsetmektedir. Yani kalp, sanılanın aksine; sadece kan pompalamaz. Ayetlerde belirtildiği üzere ve ilgili kitap tarafından da teyit edildiği üzere, kalbin duyguları ve düşünceye etkisi vardır. Kur'an'ın sıklıkla kalbe düşünme özelliğini atıf etme sebebi de bu olmalıdır. 

Kaynak: https://www.heartmath.org/research/science-of-the-heart/heart-brain-communication/

Science of the heart, ilgili ifadelerin orjinal metni:

[1], More recently, it was discovered the heart also manufactures and secretes oxytocin, which can act as a neurotransmitter and commonly is referred to as the love or socialbonding hormone. Beyond its well-known functions in childbirth and lactation, oxytocin also has been shown to be involved in cognition, tolerance, trust and friendship and the establishment of enduring pair-bonds. (Chapter 1)

[2] Remarkably, concentrations of oxytocin produced in the heart are in the same range as those produced in the brain. (Chapter 1)

[3] Research has shown that the heart’s afferent neurological signals directly affect activity in the amygdala and associated nuclei, an important emotional processing center in the brain. (Chapter 5) [4]The heart was behaving as though it had a mind of its own. Furthermore, the heart appeared to be sending meaningful messages to the brain that the brain not only understood, but also obeyed. (Chapter 1) [5] that communication between the heart and brain actually is a dynamic, ongoing, two-way dialogue, with each organ continuously influencing the other’s function.  (Chapter 1) [6] This means the heart sends more information to the brain than the brain sends to the heart (Chapter 1)

² : Allah'ın kalpleri kapatması, durduk yere keyfi olan bir eylem değildir. Diğer ayetlerde belirtildiği üzere Allah; gerçeği örtüp göz ardı edenlerin kalplerini mühürler(Nisa 155) haddi aşanların kalplerini mühürler (Yunus 74) büyüklük taslayan zorbaların kalplerini mühürler (mümin 35).

8- İnsanlardan [bazıları] İnançlı olmadıkları halde "Allah'a ve Ahiret [son] gününe inandık!" diyen kimseler vardır.

9- Allahı('ın elçisini¹) ve inanmış olanları oyuna getirmeye çalışırlar. Ancak kendi canlarını oyuna getiriyorlar ve farkında değiller.

¹: Bir tamlayan [muzaf] yani "Resul=رسول" ifadesi hazf edilmiş olabilir. (müfredat خدع, kurtubi)

10- Kalplerinde bir hastalık var, böylece Allah da onları hastalık bakımından arttırdı. Yalanlamakta olmaları sebebiyle kendilerine can yakıcı bir azap vardır.¹

¹: "Yalanlama=تكذيب" sadece dille değildir. İnsan, eylemiyle de yalanlar.(müfredat :كذب & صدق)

Örneğin kur'an, masum bir insanı öldürmeyi yasakladığı (İsra 33, maide 32,) halde masum bir insanı öldüren, işkence eden birisi, eylemiyle ayetleri yalanlamış sayılır.

11- Onlara [kalplerinde hastalık bulunan kimselere] "Yerde [dünyada] bozgun [terör, kaos] çıkarmayın!" denildiği zaman, "biz sadece düzelticileriz/iyileştiriceleriz" dediler.

12 - Dikkat! Kesinlikle onlar, asıl bozgunculardır; fakat fark etmiyorlar.

13- Onlara [kalplerinde hastalık bulunan kimselere] "(o) insanların inandığı gibi inanın!" denildiği zaman, "aklı eksikler gibi inanır mıyız?" dediler. Dikkat! kesinlikle onlar asıl aklı eksik olanlardır; fakat bilmiyorlar.

14- İnanmış olanlarla karşılaştıkları zaman "inandık" dediler. Şeytanlarına yalnız kaldıkları zaman "Kesinlikle biz, sizinle birlikteyiz. Biz ancak maskara edinmeye çalışanlarız" dediler.

15 - Allah onları maskara yapmayı diler¹ ve Taşkınlıkları içinde, şaşkın halde onlara müddet verir.

¹: Allah'ın istihza etmesi yani Maskara etmeyi dilemesi onlara göz yumup, kıyamet günü ceza vermesi anlamındadır. (müfredat : هزو)

Bu ifade "karşılığını verir" anlamında da olabilir. Mesela bir beyitte şöyle geçer; "bize cahillik edenlere, daha fazla cahillik ederiz"(kurtubi) Burada "cahillik" işlenen suçun cezası olarak kullanılmıştır. Çünkü Araplar, bir sözün karşılığını, manası aynı bile olsa, o sözü tekrarlayarak o sözün karşılığı olarak kullanırlar. Yani “ceza” manasında(kurtubi, bakara :15)

16- İşte onlar, hidayete [doğru yol rehberine] karşılık, kayboluşu [yanlış yolu] satın almış olanlardır. Böylece, kendi ticaretleri kar etmedi ve yol bulanlar değillerdi.

17- Onların örneği, bir ateş tutuşturmak istemiş olanın örneği gibidir. Artık, [ateş] çevresinde ne varsa onu aydınlattığı an, Allah onların aydınlığını (hidayetini) götürdü ve onlar göremiyor bir haldeyken karanlıklar (yanlış yollar) içinde terk etti.

18 - (onlar) sağır, dilsiz ve kördür, artık dönmezler.

19- Yahut gökten (buluttan)¹ içinde karanlıklar, bir gök gürültüsü/titreme ve bir şimşek bulunan bir 'düşen (yağmur)' gibidir. Şiddetli sesten/sarsıntıdan², ölümün (verdiği) dikkati (korkusu) yüzünden parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah, kâfirleri [gerçeği örtenleri] kuşatandır.


¹: "sema =سماء" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılır. Yağmura da, yerden yukarıda olması sebebiyle "gök" denilmiştir. Örneğin bir şair "Sema (yağmur) bir kavmin arzına yağdı mı..." demiştir. Burada sema (gök) kelimesi "yağmur" anlamında kullanılmıştır. (Ragıp isfehani el müfredat, سما maddesi, ayrıca bkz: kurtubi tefsiri ilgili ayet)


²: [Tekil formu "saika=صاعقة" olan] "savaika=صواعق" kelimesi, şiddetli ses- çığlık manasındadır. (İbni faris Mekayısi-l lugat: صعق) büyük sarsıntı manası da olup, kimi zaman ölüm, azap ve ateş anlamında kullanıldığı da bilinir. (Ragıp isfehani :müfredat: صعق)

20- (O) şimşek, neredeyse onların bakışlarını [gözlerini] kapacak. [o şimşek] her ne zaman onlara aydınlık verirse, onda [ışığında] yürürler. Karanlık çökünce/ışığı yok olunca da, dikilip kalırlar. Eğer Allah tercih etseydi, kesinlikle duyularını (kulaklarını) ve görmelerini giderirdi. Gerçekten Allah her şeye imkanı olandır.

21- Ey insanlar!¹ Sizi yaratmış olan ve sizden öncekileri yaratmış olan RAB'binize kulluk edin. Korunup sakınmanız beklenir.

22- [O RAB] ki, yeri [yeryüzünü] sizin için düzenli bir halde¹ ve göğü de bir yapı halinde yaptı. Gökten² bir su indirdi ve onunla [o suyla] size rızık olarak ürünler çıkardı. O halde siz bilirken, Allah'a denkler (eşit ilahlar) kabul etmeyin.

¹ : Bu ayette dünyanın "firaş=فراش" olarak yaratıldığı yazmaktadır. Bu kelimeye genellikle "döşek" manası verildiği için okuyucular tarafından "döşek düz olur, o zaman dünyada da döşek gibi dümdüzdür" şeklinde yanlış bir çıkarım yapılmıştır. Oysaki bu kelime sözlüklerde verilen anlamlara göre özetle bir şeyi hazırlamak ve artırmak anlamındadır. (İbni faris:Mekayısi-l lugat: فرش maddesi)

Mesela aynı kök ile if'al babından "efraşe-ş şecaru=وأفرش الشجر" denilir, "Ağaç dallandı" anlamındadır. Tefil babından "ferraşe-z zerau= وفرّش الزرع" denilir, "ekin yayıldı." anlamındadır. (zamahşeri: belegat esası فرش maddesi) bu kelimenin bu ayette hangi anlamda olduğu konusunda sözlük yazarı olan Ragıp isfehani [v. 1108] şunu söyler: "...[Bu ayet] onu [yeri] boyun eğdirdi/alçalttı, üzerinde istikrarın mümkün olmayacağı bir çıkıntı/tümsek yapmadı [anlamındadır]. [ذلّلها ولم يجعلها ناتئة لا يمكن الاستقرار عليها]" sözlük anlamlarından bu kelimenin dünyanın şekliyle alakalı değil de "düzenleme, yaşama elverişli hale getirme" manasında olduğunu görebiliyoruz.

Bu kelimeyle ilgili şu şekilde bir açıklama da yapılmıştır:

https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2020/01/204-yeryuzunun-uzatilmasi-ve-gunesin-etrafinda-bir-pervane-olmasi/

²: bakara 19. Ayetin dipnotuna bakınız. Gök ile kasıt edilen uzay da olabilir, bulut da. Mevcut bilimsel verilere göre, dünyadaki su, uzaydan gelmiştir. (kaynak: BBC dergi - okyanuslar nasıl oluştu.) ayetin kasıt ettiği bu olabilir.

23- Eğer, kullarımıza¹ kısım kısım² indirdiğimizde herhangi bir şüphe içinde idiyseniz onun [o vahyin] örneğinden bir yüksek makam³ getirin!⁴ Eğer dürüst iseniz, Allah'tan beride şahitlerinize dua edin!

¹: burası "kullarımıza" mânâsında olarak (على عبادنا) şeklinde de okunmuştur (Beydav)  Maide 59. Ayet bunu destekler.

pek çok Ayette "biz" zamiri kullanılır. Allah'ın tek olduğu halde "biz" diye kendinden bahsetmesi tıpkı kralların kendisini yüceltmek amacıyla "biz" diye konuşması gibidir. Bir başka görüşe göre melekleri ile birlikte kendini kasıt ettiği zaman "biz" ; sadece kendini anlattığı zaman "ben" der. (müfredat : نحن)

²: "[Kısım kısım] lütuf ettiğimizden" mânâsına gelen, "nezzelna =نزلنا" filli, ile "topyekun indirmek" mânâsına gelen "inzal=إنزال" fiili, birbirinden farklıdır.

(müfredat: نزل)

³: ''Suret=سورة'' yüksek makam anlamındadır. (Müfredat: سور)  bir nevi ''onun seviyesine ulaşan yüksek bir makam getirin.'' anlamındadır.

⁴:Kur'an'ın kendisine sunduğu kanıtı kendisinin benzerinin asla getirilemez oluşudur. Genellikle edebi açıdan eşsiz olduğu söylense de ayette herhangi bir sınırlama yoktur. 1400 yıl öncesinden kozmoloji doğa ve yaratılış hakkında o kadar çok konuşup bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen günümüz bilimine zıt herhangi bir sözü olmayan aksine isabetli ve bağdaşabilen ayetleri olan, her çağın bilimine uygun şekilde yorumlamaya müsait bir yapısı olan, her okuyanın aradığını veren; mucize isteyene mucize; mesaj isteyene mesaj; bir sistem arayanlara bir sistem; inkar etmek için bahane arayanlara bahane veren bir kitabın benzeri asla getirilemez.

24- Artık, hiç yapamadıysanız, asla yapamayacaksınız, yakacağı insanlar ve taşlar olan (o) Ateşten korunup sakının. Kâfirler [gerçeği örtenler] için hazırlandı.

25- İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanları, kendileri için alt taraflarından ırmaklar Akan cennetler olduğunu müjdele! Bir rızık olarak, ondan [cennetten] herhangi bir üründen her ne zaman rızıklandırıldılarsa, "Bu, önceden de bize Rızık edilendir." dediler. Onlara, onun [önceden verilen rızkın] benzerleri verildi. Onlar, orada [cennette] kalıcı iken, kendileri için temizlenmiş eşler vardır.

26- Kesinlikle Allah, bir misal olarak bir sivrisineği, ardından onun üstündekini örnek vermekten utanç duymaz. Artık, İnanmış olanlara gelince: onlar bunun RAB'lerinden bir Hak [gerçek] olduğunu bilirler. Kâfirlere[gerçeği örten kimselere] gelince: onlar "Allah'ın, bu örnek ile (demek) istediği nedir?" derler. [Allah] bununla bir çoğuna [yolu] kaybettirir ve bununla bir çoğuna yol gösterir. Bununla [bu örnekle] ancak hadlerini aşanlara [yolu] kaybettirir.

¹: bu ifadelerden Allah'ın keyfine göre yoldan çıkardığı veya doğru yola ilettiği sonucu çıkmaz. Çünkü ayetin sonunda yanlış yola götürmesinin sadece hadlerini aşanlara mahsus olduğu yazıyor. Sonraki Ayette bunu açıklıyor. (Ali İmran 86. Ayete bakınız)

27- [Hadlerini aşanlar] ki, Allah'ın sözleşmesini¹, kendisinin sağlam sözünden sonra bozuyorlar, Allah'ın, kendisiyle birleştirilmesini emir ettiğini² kesiyorlar ve yerde [dünyada] bozgun [terör] çıkarıyorlar. İşte, asıl kaybedenler onlardır.

¹: Araf 172. ayette anlatılan sözleşmedir.

²: "akrabalık bağı" olarak bilinir. Ancak bununla sınırlı değildir. İnananlar arasındaki bağı kesmek, iman ve eylem arasındaki bağı kesmek de bu kapsama girer.

28- Siz ölülerdiniz, ardından [Allah] size hayat vermişken nasıl olur da Allah['ın varlığı] gerçeğini örtüp nankörlük ediyorsunuz?² Sonra sizi öldürüyor, sonra size hayat veriyor, sonra ona döndürülüyorsunuz.

¹: "tekfurun =تكفرون" kelimesinin mastarı olan "küfr= كفر” bir şeyi örtmek ve nankörlük mânâsına gelir(müfredat : كفر) . Allah'ın varlığını bile bile görmezden gelen, bu gerçeği örtmüş olur. Nankörlük de, nimeti örtmek ve göz ardı etmektir.

²: buradaki soru, öğrenmek amaçlı değil, muhatabı düşünmeye sevk etmek amaçlıdır. Ayet sanki "siz doğada cansız maddeler halinde ölü iken, size hayat verildi. Böyle bir gerçek varken Allah'ı inkar etmeniz mümkün değil" demiştir.

29- Her şeyi bilen olarak, yerde [dünyada] ne varsa, topluca sizin için yaratmış olan sonra da göğe¹ yönelip, yedi² [birçok] gökler olarak düzenleyen³ o'dur.

¹: "sema =سماء" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılır. (bakınız 19. Ayet) kelime her ne kadar tekil olsa da, çoğul yerine de kullanılabilir.(müfredat : سما)

²: "yedi" sayısı, eski metinlerde (Arapça metinler, hadisler, diğer dillerde yazılı metinler) hep "birçok" manasındadır. Lokman 27 de ".. Yedi deniz de katılsa.." ifadesi de bunu destekler. âyette "birçok" manasında kullanılmış olabilir.

³:ayetin bilime zıt herhangi bir yönü yoktur. bu Ayette dünyanın veya göğün yaratılış sırası değil, düzenleme sırası anlatılıyor. Fussilet 9-12 ve Naziat 29-32 ayetlerinin dipnotuna bakınız.

30- Bir zamanlar RAB'bin, meleklere¹ "kesinlikle ben yerde [dünyada] bir halife [birinin yerine geçen] yapıcısıyım [yapacağım]." demişti. Onlar "biz seni övgünle tesbih [tenzih ve ibadet] yaparken ve seni kutsarken, orada [dünyada] kanlar döken ve bozgunculuk yapan kimseyi mi yapıyorsun?" dediler. [RAB'bin] "kesinlikle ben, bilmediklerinizi biliyorum" dedi.

¹: Melek, köken olarak "gönderilen mesaj, mektup, Elçi" gibi manalarda kullanılmaktadır. İlk muhatabın bu varlıkları gökten (uzaydan) gelen bir varlık çeşidi olarak inandığı malumdur. (müfredat : الك ،ملك, kurtubi bakara 30)

Bu varlıklara inanmak, varlıklarının "Gayb" alanında olması sebebiyle "körü körüne inanışçılık" değildir. Örneğin, bir kişi evrenin çok uzak bir noktasında bembeyaz bir boşluk olduğunu iddia etse, bu iddia doğrulanamaz ve yanlışlanamaz. Çünkü bu iddia "Gayb" noktasındadır. Ancak bunu iddia eden kişinin daha önceden bulunduğu her iddia zamanla doğrulanmış ise, bu iddiasına da inanılır.

Kur'an'ın 1400 yıl öncesinden kozmoloji doğa ve yaratılış hakkında o kadar çok konuşup bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen günümüz bilimine zıt herhangi bir bilgi vermemesi ve "Gayb" alanında olduğunu söylediği pek çok bilginin (mesela ahiret) doğruluğuna kanıt olması sebebiyle henüz doğrulanmış olmayan diğer iddialarına inanmak mantığa aykırı değildir.

31- Adem'e isimlerin tümünü öğretti, sonra onları meleklere sundu. Ardından "Eğer dürüst idiyseniz, bunların isimlerini bana haber verin" dedi.

32- [Melekler] "Seni tenzih ederiz! senin bize öğrettiğin dışında bizim için hiçbir bilgi yoktur. Kesinlikle sen, asıl bilensin, hakimsin/hikmetlisin" dediler.

33- "Ey adem! Onlara [meleklere] bunların isimlerini haber ver." dedi. Ardından onların isimlerini haber verdiği anda [RAB] "ben size "göklerin ve yerin [evrenin] gizliliğini biliyorum, sizin açığa vurduğunuz [şeyler] ve gizlemiş olduğunuz [şeyleri] biliyorum" demedim mi?." dedi.

34- Bir zamanlar, meleklere "Ademe secde edin" demiştik. Ardından secde ettiler, ancak iblis hariç. [iblis] şiddetle karşı çıktı, büyüklendi. Kâfirlerden [gerçeği örtenlerden] oldu.

35- "Ey adem, sen ve eşin cenneti [bahçeyi]¹ yurt edin. Ondan istediğiniz yerde bol bol yiyin ve şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden² olursunuz." dedik

¹: "cennet =الجنة" bahçe mânâsına gelir. (müfredat : جن) genellikle bu cennetin, dünya harici bir yer olduğu söylenir, ancak bu cennetin (bahçenin) dünyada bir yer olduğunu kabul edenler de bu cennetin (bahçenin) bize söz verilen cennet olmayıp, Aden bölgesinde bir yer olduğunu söylemiştir. (kurtubi)

Tevratın yaratılış 3. Bölümü, bakara 30. Ayette" yerde [dünyada] bir halife yapacağım "ifadeleri , ademin dünyada bir bahçede olduğu fikrini destekler.

²: "kuralları çiğneyerek kendinize eziyet etmiş olursunuz" manasında.

36 - Akabinde şeytan o ikisini ondan yana kaydırdı/yanılttı, ardından o ikisini bulundukları [konum]dan çıkarttı. "Birbirinize birer düşman olarak inin! Yerde [dünyada] sizin için bir barınma yeri ve bir süreye kadar bir geçim vardır." dedik.

37- Ardından, Adem RAB'binden bir takım kelimeler aldı, ardından [RAB'bi] onun pişmanlığını[tevbesini] kabul etti. Kesinlikle o, pişmanlığı [tevbeyi] çokça kabul edendir, Rahim'dir.

38- "Ondan topluca inin! Artık benden bir hidayet [doğru yol] size gelir de kimler benim hidayetime [rehberime] uyarsa, artık kendileri üzülmez bir haldeyken, kendilerine herhangi bir korku yoktur" dedik.

39 - Gerçeği örtmüş ve âyetlerimizi yalanlamış olanlar¹ [evet!] İşte onlar ateşin dostlarıdırlar. Onlar orada [ateşte] kalıcıdırlar.

¹: "yalanlamak (كزب)" "doğrulamak (صدق)" kelimesinin tersidir. Ancak yalanlamak sadece sözle sınırlı değildir. Eylemleri ile ayetleri yalanlamak da bu kategoriye girer. (bkz : Zümer 33) günümüzde ne yazık ki diliyle ayetleri doğrulayan, eylemi ile ayetleri yalanlayan kişiler müslüman olarak görülüyor.

40- Ey İsrail'in¹ oğulları [soyu]² size verdiğim nimeti,[iyi hali]³ hatırlayıp anın! Benim anlaşmama vefa gösterin ki anlaşmanıza vefa göstereyim. Sadece benden korkun/sakının.

¹: İsrail adının manası için, "Allahın kulu" manası verilmiştir. (kurtubi)

²: "beni =بنى" manası her ne kadar "oğul" olsa da, genelde "soy" kasıt edilir. Mesela çoğu âyette "adem oğulları" derken, kadın ve erkek hepsini kapsar. Ayrıca Nahl 72. Ayete bakınız.

³: Kasas suresinde yazdığı üzere, İsrail oğullarının, firavunun elinden kurtulmasıdır.

⁴: bu söz Maide 11. ve 12. Ayetlerinde yazmaktadır.

41- Sizinle birlikte bulunanları doğrulayan olarak indirdiğime inanın. O konuda, kafirin [gerçeği örtenin] önderi¹ olmayın, ayetlerimi [işaretlerimi] düşük bir bedelle değiştirmeyin ve sadece bana (karşı gelmekten) korunup sakının!

¹: "ilk (اول)" kelimesi sözlükte "önder, uyulacak kişi" manalarına da gelir. İsfehani de bu ayeti aynı şekilde yorumlamıştır. (müfredat : evl =اول)

42- Siz bilirken, gerçeği yalanlarla karıştırmayın ve¹ gerçeği gizlemeyin.

¹: bu ayetteki "ve (و) 'nin" beyan olması da mümkündür. Şu şekilde de meal edilebilir "siz biliyor haldeyken, gerçeği, yalanlarla karıştırarak gerçeği gizlemeyin" (nesefi medarik, ilgili ayet)

43- Yönelişi (namazı)¹ ayakta tutun (devam ettirin), zekâtı verin ve Rüku edenlerle birlikte Rüku edin.²


¹: Bakara 3. Ayetin dipnotuna bakınız.


²: rüku (ركع) sözlükte "boyun eğmek" mânâsına gelir. Bu bazen "Allah'ın kurallarına boyun eğmek" anlamında bazen de namazda rüku hali mânâsına gelir. Hepsi de mümkündür. Bazıları da "yahudilerin kıldığı namazda rüku yoktur, Allah onlara rüku etmelerini emir etmiştir" demektedir.


44- Siz kitabı okuyup teşvik etmekte¹ iken insanlara iyiliği emir ediyor ve kendinizi birbirinizi unutuyor musunuz? Artık akıl etmiyor musunuz?

¹: (müfredat : تول)

45- Sabır¹ ve yöneliş (dua) ile destek dileyin. Kesinlikle o, çok zor gelir, [Allah'a] saygı gösterenler hariç. [onlara zor gelmez]


¹: sabır (صبر) kelimesi için "oruç" manasında olduğunu iddia edenler de vardır (kurtubi ilgili ayet,)


²: Bu ayeti "sabır (oruç) ve namazla destek dileyin" olarak anlamak da mümkündür. (kurtubi ilgili ayet)

46- [Allah'a saygı gösterenler] ki, kendilerinin RAB'lerine kavuşacak olduklarını ve kendilerinin ona dönecek olduklarını düşünürler.

47- Ey İsrail'in oğulları [soyu]!¹ Size verdiğim nimeti [iyi hali] ve size âlemlere² [tüm varlıklara] karşı fazlalık/üstünlük verdiğimi hatırlayıp anın!

¹: bakara 40. Ayete bakınız.

²: Fatiha 2. Ayetin dipnotuna bakınız. alem kelimesinin "insanlar, varlıklar, boyutlar" manasında olduğu söylenir. Genellikle bu Ayette kasıt edilenin Musa zamanındaki insanlar olduğu söylenir (müfredat: علم, kurtubi ilgili ayet)

³:  Hitap, İsrail oğulları üzerinden tüm insanlara yöneliktir. Çünkü adem oğlu da tüm canlılara üstün kılınmıştır. (İsra 70)

48- Kendileri yardım olunmaz bir haldeyken, herhangi bir canın (nefsin) herhangi bir can (nefis) hakkında hiçbir şekilde karşılık ödemeyeceği, kendisinden [o candan] hiçbir şefaat'in [yardıma gelişin]¹ kabul edilmeyeceği ve kendisinden fidye alınmayacağı bir günden (dönemden)² korunup sakının.

¹: (müfredat : شفع)

²: "yevm= يوم" kelimesi eski sözlüklerde "dönem, çağ, evre" anlamında kullanılır. Bunu kur'an ayetleri ile de anlayabiliriz ;

Kur'an'ın pek çok ayetinde "kıyamet GÜNÜ (يوم القيامة)" ifadesi geçer (örnek :2/85) Bu ayetlerde "gün" kelimesinin "dönem, zaman, evre" manasında olduğunu anlıyoruz. Çünkü kıyametin 24 saatlik bir zaman diliminden oluşmadığını biliyoruz.

Ayrıca bir diğer delil de Kur'an'a göre zaman görecelidir. Bunu şu ayetlerden anlayabiliriz ; Mearic 4 "süresi 50.000 yıl olan 1 günde ona yükselir" Hac 47 "Allah katında 1 gün sizin saydığınız 1000 yıl gibidir" Bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Zaman görecelidir. Arapçada 1000, 50.000 gibi sayılar çokluktan kinayedir. Bu ayetlerde 1 günün çok uzun yıllara denk olarak göreceli olduğu açıkça belirtiliyor.

49- Hani [Firavun'un ailesi/halkı] sizi azabın en kötüsüne sürerek çocuklarınızı boğazlıyor ve kızlarınızı hayatta bırakıyorlarken, sizi Firavun'un Ailesinden/halkından kurtarmıştık. Bunda sizin için RAB'binizden büyük bir sınama vardır.

50- Hani denizi/suyu sizinle¹ ayırmıştık, ardından sizi kurtarmıştık ve siz bakıp düşünürken² firavunun ailesin/halkını batırmıştık³.

¹: sizinle (بكم) ifadesinin "sizin için(لكم)" mânâsında olduğu da söylenmiştir. (kurtubi ilgili ayet)

²: "bakmak, görmek, ibret almak" mânâsına gelen (نظر) kelimesi daha çok "bir şeyi düşünmek" mânâsında kullanılır. (müfredat: نظر)

³: "batırmak, boğmak" mânâsına gelen (غرق), "belaya boğmak, suya boğmak" manalarına da gelir. (müfredat : غرق)

51- Bir zamanlar, Musa'ya kırk gece söz vermiştik¹ onun ardından zalimler olarak buzağıyı [Tanrı]² yaptınız.

¹: bu kelime mevcut mushafta mufaale (işteş) babından (واعدنا) şeklinde olup "sözleştik" demektir. Ancak, bu kelime (وعدنا) şeklinde elif harfi olmaksızın da okunmuştur.(kurtubi)

² : "edindi" manasında olan (اتخذ) fiili, iki meful (nesne) alan bir fiildir. Ayette hazf edilmiş bir meful olan (اله) kelimesi vardır.

52- sonra bunun [buzağıyı Tanrı edinmenizin] ardından sizi[n hatalarınızı] sildik¹, teşekkür etmeniz beklenir.

¹: af(عفو) kelimesi, an (عن) harfi cerr'i ile "günahları silmek" mânâsına gelir. Mesela عفوت عنه "günahlarını sildim" denir. (müfredat : عفو)Kelime farklarını bilmeyen ve art niyetle kur'an'a yaklaşan insanlar, Bu Ayetin "Allah şirk'i bağışlamaz" ayetleri ile çelişkili olduğunu iddia ederler. İlgili Ayette "affetti [afe=عفو]" fiili geçerken, "Allah, şirki bağışlamaz" (Nisa 48) ayetinde ise "bağışladı [ gafera=غفر]" fiili geçer. Affetmek bir ceza karşılığı veya karşılıksız olarak günahı silmek mânâsına; bağışlamak, hiçbir ceza vermeden doğrudan bağışlamak anlamına gelir.(kurtubi ilgili ayet) dolayısıyla çelişki yoktur.

53- Bir zamanlar, Musa'ya (o) kitabı ve¹ Furkanı [gerçeği ve yalanı ayıranı] verdik. Doğru yolu bulmanız beklenir.

¹: "Ve=و" harfi, sadece ayırmak maksadıyla değildir. Bazen sıla olarak kullanılır. Örneğin bu ayet "kitabı ve Furkanı verdik" şeklinde anlaşıldığı gibi, "Furkan olan kitabı verdik" şeklinde de anlaşılabilir. Aradaki "ve" ayırmak maksatlı değildir. (kurtubi, nesefi medarik, ilgili ayetin tefsiri)

54- Bir zamanlar Musa, kendi milletine "Ey milletim! Buzağıyı [Tanrı] edinmeniz sebebiyle kesinlikle siz kendi canınıza zulüm ettiniz! Artık, örneksiz var edicinize tevbe edin, ardından benliklerinizi öldürün¹ işte bu [hüküm] örneksiz var edicinizin katında sizin için daha iyidir." demişti. Ardından, tevbenizi [özrünüzü] kabul etti. Kesinlikle o, tevbeyi [özrü] çokça kabul edendir, Rahimdir.

¹: nefsi arzuları öldürmek manasında da olabilir. (müfredat : قتل)

55- Bir zamanlar, "Ey Musa! Allah'ı açıkça görünceye kadar senin için asla inanmayacağız!" demiştiniz. Ardından siz bakıp düşünürken şiddetli ses/sarsıntı¹ (ölüm) sizi yakalamıştı.


¹: (müfredat : صعق, kurtubi, İbni faris Mekayısi-l lugat: صعق)

56- Sonra, ölümünüzün ardından sizi uyandırdık¹. teşekkür etmeniz beklenir.

¹: "yeniden dirilttik" anlamında bir uyandırmadır. (بعث) fiili, "göndermek, diriltmek," manalarına gelir. (müfredat : بعث)

57- bulutu üzerinize gölgelettik, üzerinize kudret helvası¹ ve bıldırcın eti indirdik. "size ne pay ettiysek Temiz/hoş olanlarından yiyin" [dedik]². Bize zulüm etmediler, fakat kendi canlarına zulüm ediyorlardı.

¹: Et, yumurta gibi proteinli yiyeceklerin, midede hazmı uzun sürer. Tatlılar ve meyveler, midede fazla kalmadan hemen hazım edilir. Bundan dolayı yemekte önce Tatlı sonra proteinli yiyecekler yenilir. Ayette de önce tatlı (kudret helvası) sonra proteinli gıda (et) anlatılmaktadır. (aidin Sâlih, gerçek Tıp)

²: ayetteki (قلنا) sözü hazf edilmiştir. (Kurtubi ilgili ayet)

58- Bir zamanlar, "bu kente¹ girin, oradan istediğiniz yerden bol bol yiyin ve secde ederek² kapıya/bölüme girin. 'hıtta' [günahlarımızı düşür]³ diyin, sizin için hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere (mükafatı) artıracağız." demiştik.

¹: karye (القري) kelimesi, insanların toplandığı yere denildiği gibi, insanların kendisine de denebilir. (müfredat: قري)

²: secde, bildiğimiz yere kapanmak maksadıyla da olabilir, gönülden boyun eğmek manasında da olabilir. (kurtubi ilgili ayet)

³: (kurtubi ilgili ayet)

59- Zulüm etmiş olanlar, kendilerine söylenmiş olmayan bir söz ile değiştirdiler. Ardından, zulüm etmiş olanlara, hadlerini aşmakta olmaları sebebiyle gökten bir sarsıntı indirmiştik.

60- Bir zamanlar Musa, kendi milleti için su istemişti, ardından "Asan ile taşa vur" dedik, hemen ondan [taştan] on iki göz [pınar] patladı. İnsanların hepsi içme yerlerini/zamanlarını bilmişlerdi. "Allah'ın rızkından yiyin ve için. Yerde [dünyada] bozguncular olarak, baş kaldırmayın!"

61- Bir zamanlar, "Ey Musa, bir tek yemeğe asla sabır etmeyeceği. Artık, bizim için RAB'bine dua et de bizim için yerin yetiştirdiği şeylerden, bakliyatından, kuru bitkisinden, buğdayından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.." dediniz. [Musa] "İyi olanı daha aşağı/değersiz olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Büyük şehire/Mısır'a¹ inin². Kesinlikle, ne istediyseniz o sizin için vardır ." dedi. Onların üzerine zillet ve yoksulluk vuruldu [çöktü/örttü] ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu [cezanın nedeni] Allah'ın ayetlerini [işaretlerini] örtüp göz ardı ediyor olmaları ve Nebi'leri haksız yere öldürüyor olmalarından dolayıdır. İşte bu, baş kaldırmaları ve saldırganlık etmekte olmalarından dolayıdır.

¹: "misran (مصرا)" sözü için, bazıları herhangi bir şehir olduğunu, bazıları da Mısır şehri olduğunu söylemiştir. (müfredat :مصر, kurtubi ilgili ayet) kelimenin son harfinin tenvinli olması sebebiyle "herhangi bir şehir" olduğunu düşünerek böyle meal ettim.

²: ayetteki (اهبط) fiili, (إنزال) fiili gibi, yukarıdan aşağıya inmek manasında değildir. Farka dikkat edilmelidir.

62- Gerçek şu ki, inanmış olanlar¹, yahudiliği seçmiş² olanlar hristiyanlar ve Sabii'ler [Evet! Bunlardan] kim[ler] Allah'a ve ahiret (Son) gününe inandı ve düzgün-iyi eylemlerde³ [amellerde] bulunduysa, [bilsinler ki] kendileri üzülmez bir haldeyken RAB'lerinin katında kendileri için ödülleri vardır ve kendilerine herhangi bir korku yoktur⁴.

¹: inançlı tüm insanları kapsar. Tek şart, yaratıcıya ve ahiret gününe de iman etmeleridir.

²: Birisi, Dinde Yahudilerin yolunu seçtiği zaman "he'de fulenun=هاد فلان" denilir. (müfredat : هاد) ayette de "ellezine he'du=الذين هادو" şeklinde fiil olarak gelmiştir.

³: "amele (عمل)" fiili ile "feale (فعل)" fiili arasında fark vardır. (عمل) sadece bilinçli bir şekilde yapılan eylemleri kapsar. Dar anlamlıdır. (müfredat : عمل)

⁴: Ayet özetle: Hristiyan olsun, Yahudi olsun, bir Yaratıcıya ve ahiret gününe inanıp, bilinçli olarak iyi işler yapma şartıyla, cennetlik olduğunu müjdeliyor. Ancak, kendisine kur'an veya diğer mucizeler farklı şekillerde apaçık belli olduysa, gerçeği kabul etmek zorundadır. Aksi takdirde inat eder gerçeği görmezlikten gelmeye devam ederse, "bile bile görmezlikten gelen (kafir)" olur.

63- Bir zamanlar, Tur'u¹ üzerinize kaldırarak² "size ne verdiysek onu kuvvetle tutun (hükümlerine itaat edin) ve içindekileri hatırlayıp anın! Korunup sakınmanız beklenir." [diyerek] sağlam sözünüzü almıştık.

¹: tur (طور) bilinen Dağ'dır. herhangi bir dağ da olabilir. (müfredat : طور)

²: buradaki (و) hal vav'ıdır. (i'cazu-l beyan)

64- Sonra bunların ardından yüz çevirdiniz. Allah'ın size ikramı ve rahmeti olmasaydı, mutlaka kaybedenlerden olmuştunuz.

65- Sizden cumartesi [işi bırakma]¹ gününde saldırganlık yapıp da bizim kendilerine "küçümsenerek kovulmuş² maymunlar olun!³" dediğimiz kimseleri bilmiştiniz.

¹: (müfredat : سبت)

²: (Müfredat: خسأ)

³: "ku'nu=كونو" ifadesi yahudilere yönelik bir emir değildir, Allah'ın onları o hale çevirmesidir. Şeklen veya huy olarak onların bir çeşit maymuna dönüştüğünü ifade etmektedir. (müfredat : قرد)

66- Bunu [bu olayı] öncesine ve arkasına/sonrasına bir ders ve korunup sakınanlar için, bir öğüt yaptık.

67- Bir zamanlar Musa, milletine "kesinlikle Allah bir inek kurban etmenizi emir ediyor." dedi. "Bizi bir maskara mı ediniyorsun?" dediler. [Musa] "cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi.

68- "RAB'bine bizim için dua et onun ne olduğunu bize açıklasın" dediler. [Musa] "kesinlikle o [Allah] diyor ki: gerçekten o yaşlı olmayan, genç de olmayan, bunun arasında orta yaşlı bir inektir. Artık, emir olunduğunuz [şeyi] yapın." dedi.

69- "RAB'bine bizim için dua et onun renginin ne olduğunu açıklasın" dediler. "kesinlikle o [Allah] diyor ki: gerçekten o, Tam sarı olan, rengi bakanları sevindiren bir inektir." dedi.

70- "RAB'bine bizim için dua et ki onun ne olduğunu bize açıklasın. Kesinlikle (o) inek, bize benzer geldi. Eğer Allah tercih ederse, kesinlikle biz yol bulanlarız" dediler.

71- "Kesinlikle o [Allah] diyor ki : gerçekten o, yeri sürmeyen ezilmiş olmayan, ekinleri sulaması olmayan hastalıklardan uzak, renginde herhangi bir benzeri olmayan bir inektir." dedi. "işte şimdi gerçeği getirdin." dediler. Hemen onu kestiler, Neredeyse bunu yapamayacaklardı.¹

¹: bu olayda hükmün detayı hakkında soru sorma hastalığının işleri zorluğa götürdüğünü anlatıyor. Günümüzde gereksiz detay soran insanlara güzel bir mesaj içeriyor.

72- Bir zamanlar, bir canı öldürmüştünüz. Ardından, Allah, saklamakta olduğunuzu [ortaya] çıkarıcı olduğu halde o konuda [katilin kim olduğu konusunda] itiştiniz/birbirinizi suçladınız.

73- Ardından "ona [ölüye]¹ onun² bir parçası ile vurun!" dedik. İşte bunun gibi, Allah ölülere yeniden canlandırıyor ve ayetlerini/delillerini size gösteriyor. Akıl etmeniz beklenir.

¹: ayetteki (ه) zamiri öldürülen nefsin, erkek olduğunu gösteriyor.

²: âyette (ها) zamiri, ineğe de ölmüş kişiye de dönebilir. Çünkü can mânâsına gelen (نفس) kelimesi de, inek mânâsına gelen (بقرة) kelimesi de dişi olduğundan iki tarafa da dönmesi mümkündür.

74- Dahası, bu [olayların] ardından kalpleriniz katı oldu. Artık onlar taşlar gibidir. Hatta¹ katı olmak bakımından daha beterdir! Kesinlikle taşlardan [bir kısmı] vardır ki kendisinden ırmaklar fışkırır. Kesinlikle onlardan [taşlardan], çatlayıp da kendisinden su çıkanı vardır. Kesinlikle onlardan [taşlardan] Allah saygısından aşağıya yuvarlanan vardır.² Allah, eylemlerinizden³ bihaber değildir.

¹: bazı meallerde "veya" diye çevrilen (أو), yerine göre "ve, veya, hemde, hatta" anlamlarını kazanır. (kurtubi ilgili ayet)

²: âyette güzel bir benzetme vardır. Taşlar bile, sert olmalarına rağmen aralarından ırmaklar dahi akar. Ancak sizin kalpleriniz o kadar sert oldu ki, bir taş kadar dahi yumuşak olmuyor.

³: "amele (عمل)" fiili ile "feale (فعل)" fiili arasında fark vardır. (عمل) sadece bilinçli bir şekilde yapılan eylemleri kapsar. Dar anlamlıdır. (müfredat : عمل)

75 - Onlardan [yahudilerden] bir grup vardı. Allah'ın kelamını duyuyordu, dahası onu akıl ettikten sonra bilerek onu tahrif ediyorlardı. [Durum bu haldeyken] sizin için inanırlar diye mi umut ediyorsunuz? (umut etmeyin!)

76- Onlar [yahudilerin bir kısmı] inanmış olanlarla karşılaştıkları zaman "inandık" dediler. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında, "RAB'binizin katında bunlarla size delil getirmeye çalışsınlar diye mi Allah'ın size açtığı [hüküm ettiği şeyleri] onlara bahsediyorsunuz? Artık, akıl etmiyor musunuz?" dediler.

77- Gizlemekte olduklarını ve açığa vurmakta olduklarını, Allah'ın bildiğini bilmiyorlar mı?

78- Onlardan bilgisiz olanlar/okuma yazma bilmeyenler¹ var. Kitabı bilmiyorlar. Ancak kuruntu biliyorlar. Onlar ancak zannediyorlar.

¹: "ummi=امّي" okuma yazma bilmeyen, anlamına geldiği gibi, bilgisizlik, bilgi kıtlığı anlamına da gelir. (müfredat : ام) resmen günümüz İnsanları tarif edilmiştir. Kur'an'ı bilmez, öğrendiği şeylerin dinde yeri olup olmadığını bilmez, sadece kulaktan dolma bilgilerle dini bilir ve yaşar.

79- Kendi elleriyle kitabı yazıp, sonra düşük bir bedele onu satmak için "bu Allah'ın katındandır." diyenlere yazıklar olsun! Yazıklar olsun elleriyle yazdıklarından dolayı. Yazıklar olsun elde ettikleri [şeylerden] dolayı...

80 - Bir de "bize ateş asla dokunamayacak, ancak sayılı günler müstesna" dediler. "Allah'ın katından bir anlaşma mı edindiniz? Öyleyse Allah, kendi anlaşmasına asla aykırı davranmaz. Yoksa, Allah'ın üzerine bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?" de.

81- Aksine! bir çirkinlik [kötülük] elde edip de hatası kendisini kuşatmış kimseler (evet!) işte onlar ateşin dostlarıdırlar. Onlar onun [ateşin] içinde kalıcıdırlar.

82- İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar (evet!) işte onlar cennetin [o bahçenin] dostlarıdırlar. Onlar onun [cennetin] kalıcıiçindedırlar.

83- Bir zamanlar, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anaya babaya iyilik edin¹ yakınlara da, yetimlere de, yoksullara da [iyilik edin!]. İnsanlara güzelce söyleyin, yönelişi (namazı) ayakta tutun ve zekâtı verin" diye² İsrail'in oğullarının sağlam anlaşmasını almıştık. Sonra azınlık bir kısım hariç, ilgiyi kesenler olarak yüz çevirdiniz.³


¹: âyette gizli bir (أحسنوا) fiili vardır. (Fahreddin Razi, bakara 83. Ayet)



²: "diye" manası verdiğim (ان) edatı hazf edilmiş. Yani ayet "....الا تعبدوا.." şeklindedir. (Fahreddin Razi bakara 83. Ayet)


³: İltifat sanatı uygulanarak, üçüncü şahıstan ikinci şahısa çekildi. Üçüncü şahıs olanlar, ikinci şahıs olarak anlatıldı.

84- Bir zamanlar, "kanınızı dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız" [diye] sizin pekiştirilmiş anlaşmanızı aldık. Sonra siz şahitler olarak onayladınız.

85- Sonra siz, yine kendi benliğinizi/birbirinizi öldürüyorsunuz, sizden bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz, onlara karşı kasıtlı suçta ve düşmanlık konusunda sırt sırta veriyorsunuz. Onları çıkarmak size yasak edildiği halde size esirler olarak gelirlerse, onlarla fidyeleşiyorsunuz. Yoksa (o) Kitabın bir kısmına inanıyor, diğer kısmını örtüp göz ardı mı ediyorsunuz? sizden bunu yapanların cezası/karşılığı dünya [ilk] hayatında rezillik harici bir şey değildir. Ahiret gününde azabın en kötüsüne doğru geri döndürülmekten [başka bir şey değildir]. Allah, eylemlerinizden bihaber değildir.

86- İşte bunlar dünya hayatını ahiret hayatına satın almış olanlardır. Kendileri yardım olunmaz bir halde iken, onların azabı yumuşatılacak değildir.

87- Elbetteki, Musa'ya (o) kitabı vermiştik ve onun ardından peş peşe elçiler yolladık. Meryemin oğlu İsa'ya açık deliller verdik ve onu kutsal Ruh ile güçlendirdik. Artık, ne zaman Nefsinizin keyif almadığı [şeyler] ile bir elçi gelirse büyüklük tasladınız. Ardından bir grubu yalanladınız ve bir grubu da öldürüyorsunuz, öyle mi?

88- "Kalplerimiz bir kılıftır" dediler. Hayır! küfürleri/gerçeği örtmeleri sebebiyle Allah onları lanetledi [rahmetinden engelledi]¹. Artık ne az inanıyorlar!

¹: "Lane (لعن)" kelimesi, belirlenmiş yoldan atılmak mânâsına gelir. Allah için kullanıldığı zaman, dünyada Allah'ın rahmetinden uzak tutulmak mânâsına gelir. (müfredat : لعن)

89- Daha önceden, gerçeği örtmüş olanlara karşı fetih [hüküm, yardım]¹ istedikleri halde, kendilerine Allah'ın katından yanlarında bulunanları (kutsal metinleri) doğrulayan bir Kitap geldiği zaman, ardından tanıdıkları² geldiği zaman, onu örtüp göz ardı ettiler. Artık, Allah'ın laneti [rahmetinden engellemesi]² kafirlere [gerçeği örtenlere]'dir.

¹: feth (فتح) ile kasıt edilen, peygamberdir (müfredat) veya Allah'ın hükmüdür. (kurtubi : bakara 76)

²: Tanıdıkları peygamber kasıt ediliyor. İncil de geçen şu durum, onların tanıdığına işaret etmektedir:

Yuhanna :1:19-25: "Yahudi yetkililer Yahya’ya, “Sen kimsin?” diye sormak üzere Yeruşalim’den kâhinlerle Levililer’i gönderdikleri zaman Yahya’nın tanıklığı şöyle oldu –açıkça konuştu, inkâr etmedi– “Ben Mesih değilim” diye açıkça konuştu.Onlar da kendisine, “Öyleyse sen kimsin? İlyas mısın?” diye sordular.O da, “Değilim” dedi. “Sen beklediğimiz peygamber misin?” sorusuna,

 “Hayır” yanıtını verdi. Bu kez, “Kim olduğunu söyle de bizi gönderenlere bir yanıt verelim” dediler. “Kendin için ne diyorsun?” Yahya, “Peygamber Yeşaya’nın dediği gibi, ‘Rab’bin yolunu düzleyin’ diye çölde haykıranın sesiyim ben” dedi.Yahya’ya gönderilen bazı Ferisiler ona, “Sen Mesih, İlyas ya da beklediğimiz peygamber değilsen, niye vaftiz ediyorsun?” diye sordular"

"beklediğimiz peygamber" ifadesi, Yahudilerin beklediği bir peygamber daha olduğunu gösteriyor.

³: ( müfredat: لعن)

90- Allah'ın, kullarından tercih ettiği kimseye kendi ikramından kısım kısım¹ indirdiğini² kıskanarak, (sırf) Allah'ın indirdiğini örtüp göz ardı etmek için³ kendi canlarını (nefislerini) kendisine sattıkları ne kötüdür! Artık, bir gazap üzerine bir gazaba uğradılar.⁴ Kâfirler [gerçeği örtenler] için, alçaltan bir azap vardır.

¹: ayetteki (ينزِّل) ifadesi, şeddesiz olarak (ينزل) olarak da okunmuştur (celaleyn)

²: topluca indirme ve ayrı ayrı indirme manalarına gelen (إنزال - تنزيل) ayrımı için, bakara 23. Ayetin dipnotuna bakınız.

³:"li-en yekfuru=لان يكفرو" manasındadır.

91- Onlara [yahudilere] "Allah'ın indirdiğine inanın!" denildiği zaman "biz, bize indirilene inanırız!" dediler. Onun [kendilerine indirilenin] gerisindekini örtüp göz ardı ediyorlar. Hâlbuki o, kendileriyle birlikte olanı doğrulayan bir haldeki gerçektir. "Eğer inançlı idiyseniz, neden daha önceden Allah'ın Nebi'lerini öldürüyordunuz¹?" de.

¹: buradaki "siz" hitabı, onların atalarına yöneliktir. Muhatap olan yahudilerin, atalarının yaptıklarını savunuyor ve onları Maide 81 de yazdığı üzere rehber ediniyor olmaları sebebiyle Allah onları da suçlar. Çünkü Tevratta Nebi'lerin yani peygamberlerin katledilmesi yasaktı. Ama ataları katletti, muhatap yahudiler de atalarını savundu. (kurtubi ilgili ayet,) Peygamberleri katlettikleri Tevratın pek çok ifadesinde belirtilir. En basitinden :''...Ama İsrail halkı senin antlaşmanı reddetti, sunaklarını yıktı ve peygamberlerini kılıçtan geçirdi. Yalnız ben kaldım. Beni de öldürmeye çalışıyorlar.'' (1. krallar 19:10)

Bu ayetten "bir kötülüğü savunan, o kötülüğü yapan kadar suçludur" hükmünü görebiliriz.


92- Elbetteki Musa size açık kanıtlarla gelmişti, sonra zalimler olarak buzağıyı [Tanrı]¹ yaptınız .

¹: bakara 54. Ayetin dipnotuna bakınız.

93- Bir zamanlar, sizin pekiştirilmiş anlaşmanızı aldık. Tur'u üstünüze kaldırdık "size verdiğimizi kuvvetle tutun ve duyun! [algılayıp itaat edin]¹" (diye söz aldık)."işittik ve isyan ettik" dediler ve küfürleri/gerçeği örtmeleri sebebiyle Kalplerine buzağı [sevgisi]² içirildi³. De ki "inancınız size ne kötü emir ediyor! Siz inananlar değilsiniz!⁴"

¹: ayetteki (سمع) kelimesi, algılamak, bazen de itaat etmek manasında kullanılır (müfredat : سمع) ayetteki bu ifade "dinleyip itaat edin" manasındadır. Devamında "işittik ve isyan ettik" ifadesi de bunu doğruluyor.

²: burada (حب) kelimesi hazf edilmiştir. (nesefi medarik ilgili ayet)

³: buzağı sevgisi, önceki ayetlerden anlaşılacağı üzere onların müşrik olmaları içindir. Peki Allah durduk yere kulunu yanlışa iletir mi? Asla! yette onların "duyduk ve baş kaldırdık" sözlerine ve küfürlerine karşılık bu cezanın verildiği anlatılır. Bu durum "Allah dilediğini yanlışa götürür" ayetlerini izah ediyor.

⁴: ayetteki (ان) yerine göre "eğer" yerine göre "değil" manası verir.

94- "Eğer ahiret [son] yurdu Allah'ın katında diğer insanlardan beride mahsus kılınmış olarak size ait idiyse, ölümü temenni edin! [en başından beri] dürüst değildiniz." de.

95- Allah, zalimleri gayet iyi bilirken, elleriyle hazırladıkları sebebiyle onu [Ölümü]ebediyen asla temenni etmeyecekler.

96- Onların biri, bin sene kendisine ömür verilseydi [diye] arzu ederlerken, insanların bir hayata en düşkünü - ortak koşanlardan bile [daha düşkün]- olarak mutlaka ama mutlaka onları bulursun. Hâlbuki o, kendisine ömür veriliyor diye kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir. Hâlbuki Allah, onların eylemlerini devamlı görendir.

97- "kim Cebrail'e düşman olduysa, (artık Allah da o kimseye düşman olmuştur)¹" de. kesinlikle o [Cebrail] onu (kur'an'ı/vahyi) önündekileri bir doğrulayan, insanlara bir yol rehberi ve müjde olarak Allah'ın izniyle senin kalbine [kısım kısım] indirdi.

¹: burada cevap cümlesi hazf edilmiştir (İrşad Ebu-s su'd ilgili ayet)

98- Kim Allah'a, onun Meleklerine, onun Elçilerine Cebrail'e ve Mikaile¹ bir düşman olduysa [bilsin ki] kesinlikle Allah, kafirlere [gerçeği örtenler] düşmandır.

¹: Cebrail ve Mikail de melek sınıfına dahil olduğu halde, meleklerden ayrı gibi söylenmesi, onların özel bir konuma sahip olduğunu gösterir. Tıpkı "O iki cennette meyveler; hurma ve nar vardır” (Rahman: 68) ayetinde hurma ve nar da meyve olduğu halde, onların ayrı sayılması gibidir.

99- Kesinlikle sana apaçık ayetler [işaretler] indirmiştik. Onları [o mucizeleri] ancak hadlerini aşanlar örtüp göz ardı eder.

100 - [Hadlerini aşanlar] ne zaman bir anlaşma yaptılarsa, onlardan bir grup onu [anlaşmayı] değersizce atmadılar mı [bozmadılar]? Aksine, onların çoğunluğu inanmıyor!

101- Onlara [hadlerini aşanlara] ne zaman Allah'ın katından, yanlarında bulunanları doğrulayan olarak bir elçi geldiyse, kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir grup sanki bilmiyorlar gibi Allah'ın kitabını değersizce arkalarına attılar..

102- [Allah'ın kitabını arkalarına attılar ve]¹ şeytanların, Süleyman'ın krallığına karşı² okuyup teşvik ettikleri [şeylere] uydular. Süleyman, nankörlük etmedi; fakat şeytanlar babilde³ iki melik [sahip]⁴ olan harut ve maruta indirilen sihri insanlara öğreterek gerçeği örtüp göz ardı ettiler. halbuki o ikisi hiçbir kimseye, "kesinlikle biz sadece fitneyiz/imtihanız, gerçeği örtüp göz ardı etmeyin!" diyene kadar öğretmezlerdi. Artık onlar, Allah'ın izin verdiği hariç hiçbir kimseye zarar vermeyecek bir haldeyken, o ikisinden [o iki hükümdardan] kişi ile eşinin arasını ayıracak şeyi öğreniyorlar. Onlara sıkıntı veren ve fayda vermeyen [şeyleri] öğreniyorlar. Elbette [şunu] bildiler: onu [şeytanların anlattığını] satın alan kim varsa, kendisine ahirette [son'da] hiçbir pay yoktur. Şayet, biliyor olsalardı, kendi canlarını sattıkları ne kötüdür!

¹: bu ayet önceki ayetin devamıdır. Allah'ın kitabını arkalarına atanların yaptıklarını anlatmaya devam ediyor.

²: şeytandan kasıt, yanlışa giden cin ve insanlardır. (kurtubi ve Fahreddin Razi ilgili ayet)

³: "babil" ile kasıt edilen bölgenin ne olduğu hakkında Irak veya kufe toprağında bir yer olduğu söylenir, bazıları da nihavend de bir dağ olduğunu söyler. (İrşad Ebu-s su'd ve kurtubi ilgili ayet)

⁴: "melikeyn=ملكين" yani "iki Melik/kral" şeklinde de okumuştur. (kurtubi ilgili ayet)

103- Şayet onlar inanmış ve korunup sakınmış olsalardı, elbetteki Allah'ın katından bir 'eylemin getirisi' daha iyidir. Şayet, biliyor olsalardı..

104- Ey inanmış olanlar! "bize çobanlık et¹" demeyin! "Bize bak!" deyin ve işitin [algılayıp itaat edin]² kafirlere can yakıcı bir azap vardır.

¹:raina (راعنا) kelimesine "bize çobanlık et" manası müfredattaki manaya kıyasla verildi.

²: bakara 93. Ayette açıklandı

105- Allah, kimi tercih ediyorsa rahmetini ona mahsus kılarken, kitap halkından gerçeği örtmüş olanlar, RAB'binizden size hiçbir iyinin (hayrın) inmesini arzu etmiyorlar, müşrikler [Allah'a ortak sayanlar] da öyle. Hâlbuki Allah büyük ikram sahibidir.

106- Bir ayeti/mucizeyi¹ nesh² edersek veya iptal edersek³ ondan daha iyisini veya benzerini getiririz. Allah'ın, her şeye gücü yeten olduğunu hiç bilmedin mi?

¹: ayet kelimesi "mucize" mânâsında da olabilir.

²: nesh, bir şeyin yerine başka bir şeyi getirmek, bir şeyi aktarmak, kopya etmek manalarına gelir. (kadı beydavi) Mesela, "güneş, gölgeyi nesh etti" denir. (Fahreddin Razi) Güneşin ışığı, gölgeyi gidermiş onun yerine geçmiştir. Bu ayetin "kanununda değişme göremezsin" ayetleriyle çelişkisi yoktur. Çünkü nesh de kanuna dahildir. Örneğin güneşin gölgeyi gidermesi bir neshtir. Ancak güneşin doğuşu ve gölgenin giderilmesi de doğa kanunlarına bağlıdır.

"ayet" kelimesini "mucize" mânâsında kabul ederek, nesh'in sadece mucizeler için olduğunu savunanlar vardır.

Nesh ile kasıt, tevrat ve İncilin nesh'i olabilir. Önceki ayetlerde sürekli olarak tevrat'a atıf vardır.(Ebu hayyan, 2001)

Nesh'i duruma göre geçerlilik olarak anlamak mümkün. Savaş esnasında "size savaş açanlara karşı savaşın"(bakara 190) ayeti, barış olduğunda "barışa yanaşırlarsa sende barışa yanaş" (Enfal 61) ayeti geçerlilik kazanır.

³: ayetteki bu kelime (ننسأها) şeklinde de okunmuştur. (zamahşeri ilgili ayet) Manası "ertelemek" demektir. Bu takdirde manası "iptal etmek" olur. (müfredat : نسا)

107- Göklerin ve yerin (Evrenin)¹ yönetiminin Allah'a ait olduğunu bilmiyor musun? Sizin için Allah'tan beride hiçbir Veli (rehber) ve yardımcı yoktur.

¹: "gökler ve yer" ifadesi, her zaman için "tüm evren, tüm kainat" manasında kullanılır. Geçtiği tüm ayetlere dikkat edildiği zaman, bu durum kolayca anlaşılabilir.

108- Yoksa siz daha önceden Musa'dan istenildiği¹ gibi elçinizden istemeyi mi düşünüyorsunuz? İnancı, küfr [gerçeği örtmek] ile değiştiren kimse, yolun eşitliğini (doğru yolun ortasını) kaybetmiştir.

¹: Araf 138. Ayete bakınız.

109- Kitap halkından çoğunluğu, gerçek kendilerine açıkça belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi inancınızdan sonra, küfre/gerçeği örtenler olmaya çevirmeyi arzu ettiler. Artık Allah, emrini verinceye (kıyamet gününe)¹ kadar onları affedin ve hoş görün. Kesinlikle Allah, her şeye gücü yetendir.

¹: Allah'ın emri onların arasında kıyamet günü gelecektir. Eğer bu emrin dünyada geldiğini kabul edersek gelen emir şudur;

Ankebut 46 "kitap ailesinden (Yahudi ve Hristiyanlardan) zulüm edenleri hariç, onlara karşı en güzel tarzın dışında fikri mücadele yapmayın"

110- Yönelişi (namazı) ayakta tutun ve zekâtı da verin. Kendi nefsiniz için hayırdan gönderdiğinizi, Allah'ın katında bulursunuz. Kesinlikle Allah, eylemlerinizi bir devamlı görendir.

111- "Cennete, Yahudi veya Hristiyan olandan başkası asla girmeyecek." dediler. İşte bu [söyledikleri] kendilerinin kuruntusudur. "Eğer sadık/doğru kimseler iseniz, en sağlam olan kanıtınızı [burhan] getirin!" de.

112- (durum gerçekten onların anlattığı gibi mi?) Hayır! Kim iyilik eden olarak yüzünü [kendini]¹ Allah'a teslim ederse, artık onun ödülü RAB'binin katındadır. Onlara bir korku yoktur onlar üzülmezler.

¹: ayetteki (وجه) bildiğimiz "yüz" mânâsına gelir. Ancak bazen bu kelimeyle insanın kendisi de kasıt edilir. (Mufredat: وجه)

113- Yahudiler "Hristiyanlar, herhangi bir şey (yol) üzerinde değildir." dediler. Hristiyanlar "Yahudiler, herhangi bir şey (yol) üzerinde değildir" dediler. Hâlbuki, kitabı okuyup teşvik ediyorlar. İşte bunun gibi, bilmeyenler de onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık, hakkında ayrılığa düşmekte oldukları konuda Allah kıyamet günü aralarında hüküm verir.

114- Allah'ın ibadethanelerinde onun adının zikir edilmesini[anılmasını, anlatılmasını]engellemiş ve onun harap edilmesi konusunda gayret etmiş kimseden daha zalim kimdir? İşte onlara korkarak olması müstesna, oraya giriş yoktur. Onlara dünyada [ilk'te] bir rezillik vardır, ahirette [son'da] büyük bir azap vardır.

115- doğu ve batı [her yer]¹ Allah'ındır. Nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü (yönü)² oradadır. Kesinlikle Allah, [gücü] geniş olandır, bilendir.

¹: bu ifadeyle, bütün yönler kasıt edilmiştir. (kadı beydavi, ilgili ayetin tefsiri) gökler ve yer, diyerek bütün evreni kasıt etmek gibi, doğu ve batı diyerek her yön kasıt edilir.

²: Rum 30. Ayette "yüzünü dine çevir" sözünde, yüz kelimesinin mecaz olması gibi, bu Ayette de yüz kelimesi Yön manasında kullanılıyor.

116- ve "Allah bir çocuk edindi" dediler. O yücedir [bundan münezzehtir]¹. Hayır! Göklerde ve yerde [tüm evrende] ne varsa, hepsi onundur [Allah'ındır]. [Onların²] her biri ona [Allah'a] gönülden bağlı olarak itaat eder.³

¹: Allah, kendi adını yüceltmek için bazen kendisine 3. Şahıs (o) olarak anlatır. Bu Ayette, konuşan Allah olduğu halde, kendisini "o" diyerek anlatma sebebi budur. 1. Şahıs (ben) 2. Şahıs (sen) 3. Şahıs (o) birçok Ayette birbirlerinin yerlerine kullanılır. (İltifat sanatı)

²: muzafun ileyh olan (هم) zamiri hazf edilmiştir. (كلهم) manasındadır.

³: (müfredat : قنت)

117- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] örneği olmaksızın¹ ilk yaratıcısı'dır. Herhangi bir işi tamamladığı² zaman, ona sadece "ol" der, hemen oluverir.

¹: âyette (بدع) fiilinin, ismi faili olan (بديع), bir şeyi bilinen bir yol izlemeden, hiçbir örneği olmadan ilk yaratan mânâsına gelir. (müfredat : بدع) bu sadece Allah için kullanılır. İnsanın gücü, bir şeyi örnek almadan yaratmaya yetmiyor. Bugün yapılan tüm icatlar, evrende var olanlardan kopya çekilerek, örnek alınarak yapılmıştır.

²: "kada=قضي" fiili, "tamamladı" mânâsına gelir. Örneğin biri ölünce ömrünün tamamlanması sebebiyle de bu fiil kullanılır (müfredat : قضي Fahreddin Razi, ilgili ayet) bu ayeti de "işini yapıp bitirdiği zaman ona 'ol' der, hemen oluverir 'şeklinde anlamamız gerekiyor. Bunun delili Alimran 59. Ayette önce topraktan yaratmayı anlatıp "sonra" ol emrini verdiğini söylemesidir. Demekki "ol" emri, iş tamamlandığı zaman verilen bir emirdir. Aksi taktirde hem bu ayetle hemde evrenin 6 evrede yaratıldığını anlatan ayetlerle çelişki çıkardı.

118- Bilmeyenler "Allah bizimle iletişime geçmeli veya bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi?" dediler. İşte bunun gibi, onlardan öncekiler de onların sözlerinin benzerini söylediler. Kalpleri benzedi. Yakinen/kesin bilgi sahibi olarak inanmak isteyen [her¹] millet için ayetleri (mucizeleri) elbetteki açıkça gösterdik².

¹: ayetteki (قومٍ) kelimesinin tenvinli olması, onun geneli kapsaması içindir. Yani bir tek topluluk değil, gerçeği bilmek isteyen her topluluk içindir bu.

²:Evrendeki sistematik ve rasyonel (anlaşılabilir) yapı, bize bir yaratıcının varlığını yeterince kanıtlayan bir mucizedir. Kur'an, 1400 yıl öncesinden kozmoloji doğa ve yaratılış hakkında o kadar çok konuşup bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen günümüz bilimine zıt herhangi bir ayeti olmayan aksine isabetli ve bağdaşabilen ayetleri olan bir kitap olarak bize mucize sunuyor. Bu mucizeler diğer ayetlerde anlatılacaktır.

Ayetteki bahsedilen kişiler ise farklı mucize istiyor. Onların istediği mucizeler, Tıpkı Nisa 153. yette "Allah'ı bize açıkça göster" diyenlerin istediği gibi mucizedir.

119- Kesinlikle biz, seni hak ile bir müjde ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Kızgın Ateşin dostlarından sorulacak değilsin.

120- Yahudiler ve Hristiyanlar, sen onların dini görüşüne bağlı oluncaya kadar asla senden razı olmayacaklar. "kesinlikle, Allah'ın hidayeti, asıl hidayettir!" de. Eğer, sana bilgiden gelenlerden sonra, onların kötü arzularına uyacak olursan, kesinlikle sana Allah'tan bir veli [rehber] yoktur. Bir yardımcı da yoktur.

121- Kendilerine kitabı vermiş olduğumuz [kişiler] onu gerçek okunmasıyla okuyorlar[Takip ediyorlar]¹ işte, ona [o kitaba] inananlar onlardır. Kim onu görmezlikten gelirse/gerçeğini örterse, [bilsin ki] kaybedenlerin ta kendileri işte onlardır.

¹: (tilavet=تلاوة) kitaplara bağlılık manasında kullanılır. Okumak, kitabın içindeki emir ve yasaklara uymak, gereğini yapmak demektir. (müfredat : تلو)

122- Ey İsrail'in oğulları! Size verdiğim nimetimi [iyi hali] ve sizi âlemlere [tüm varlıklara] fazla/üstün kıldığımı hatırlayıp anın!

 123- Yardım olunmaz bir halde iken, herhangi bir canın (nefsin) herhangi bir can (nefis) hakkında hiçbir şekilde karşılık ödemeyeceği, kendisinden bir fidye kabul edilmeyeceği ve kimseden bir şefaat'in [yardıma gelişin] fayda vermeyeceği bir günden korunup sakının.

124- Bir zamanlar RAB'bi, İbrahim'i kelimelerle¹ sınadı. Ardından onları tamamladı. [RAB'bi] "kesinlikle ben, seni insanlara bir imam yapacağım" dedi. [İbrahim] "soyumdan da [imamlar yap]" dedi. [RAB'bi] "Benim anlaşmam, zalimlere ulaşmaz" dedi.

¹: kelimeler ile kasıt, oğluyla yaşadığı imtihandır (müfredat : كلم) bakınız saffat 100-113 ayetleri.

125- Bir zamanlar, (o) Evi, (o) insanlar için bir toplanma mekanı ve emniyet¹ yaptık. Siz de İbrahim'in makamından bir yönelme yeri² edinin. İbrahim ve İsmail'e "(o) Evi, tavaf edenler, akifler [ibadete kendisini bağlayanlar]³, Rüku edenler, secde edenler için temizleyin" diye anlaşma verdik. ¹: emniyet, azaptan emin olmak manasındadır. Fiziksel koruma değil. (müfredat : امن)

²: "musalla=مصلي" kelimesi İsmi mekan veya mastardır. (Halebi: duru-l mes'un) "bir yöneliş edinin" manasında da olabilir. Anlam itibariyle "İbrahim'in yönelişi gibi bir yöneliş edinin" manasında olabilir. ³: (müfredat : عاكف)


126- Bir zamanlar, İbrahim "RAB'bim, bunu emniyetli bir belde (devlet)¹ yap. Onun [o beldenin] ailesinden kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa, ona ürünlerinden Rızık ver" dedi. [RAB'bi] "kim, nankörlük ettiyse artık onu birazcık geçindiririm. Sonra Ateşin azabına doğru zorlarım/mahkum ederim! Ne Kötü bir ulaşım yeridir!" dedi.

¹: Belde (بلد) kelimesi sınırları çekilmiş bölge mânâsına gelir. (müfredat : بلد) Yunanca da "politea = πολιτεία" kelimesinden alıntıdır. Bu kelime "devlet," manasında kullanılıyor (kaynak : etimoloji türkçe/ wictionary)

127- Bir zamanlar İbrahim, evden temelleri yükseltirken İsmail ile "RAB'bimiz bizden Kabul buyur! Kesinlikle Sen işitensin, bilensin." [dediler] ¹.

¹: "dediler" ifadesi hazf edilmiştir.

128- "RAB'bimiz, bizi sana teslim olanlar (Müslümanlar)¹ ve soyumuzdan da sana teslim olan (müslüman) bir Ümmet (topluluk) yap. Bize ibadet yerlerimizi göster ve bizim pişmanlığımızı/tevbemizi kabul et. Kesinlikle sen, pişmanlığı /tevbeyi çokça kabul edenin, Rahim olanın ta kendisisin."

¹: müslüman ismi, if'al babından teslim olan ve barışa giren demektir. (müfredat : سلم)

129- "RAB'bimiz, Onların içine, ayetlerini onlara okuyup teşvik eden, (o) Kitabı ve hikmeti¹ öğreten ve onları arındıran kendi içlerinden bir elçi (resul) tayin et. Kesinlikle sen devamlı üstünsün, hakimsin/hikmetlisin."

¹: Hikmet, akılla gerçeğe isabet etmektir. (müfredat: حكمة)

130 - Kendine akılsızlık eden bir yana, kim İbrahim'in dini görüşünden hoşlanmaz¹ elbetteki onu dünyada seçtik ve kesinlikle