• Hubeyb Öndeş

23- Müminun suresi (Hubeyb öndeş meali)

En son güncellendiği tarih: Şub 16

1- (o) inançlılar başarmıştır.

2- O [inançlılar] ki, namazlarında/dualarında saygılı olanlardır.

3- O [inançlılar] ki, boş şeylerden vazgeçenlerdir.

4- O [inançlılar] ki, zekatı [arınma ve infak eylemlerini¹] yapıcıdır.

¹: "zekat=زكاة" Bu iki anlamda da kullanılır. (zamahşeri:keşşaf)

5- O [inançlılar] ki, kendi edep yerleri için koruyucudur.

6- Ancak eşleri yani¹ güçlerinin sahip olduklarına (helal yolla sahip olduklarına)² karşı [korumazlar]. Bu halde onlar kesinlikle kınanmamıştır.

¹: "ev =او" edatı yerine göre (بل) manasında kullanılır. Örneğin saffat 147. Ayette "Onu [Yunus'u] yüz bin [kişiye], bilakis Fazlasına gönderdik" yazmaktadır. Burada "bilakis. " manası verilen "ev=او" edatıdır. Burada da (بل) manasında olup, "yüz bin" ifadesi fazladır. Mana olarak "Onu [Yunus'u] fazlasına gönderdik" demektir. (Halil bin ahmed kitabu'l ayn : او) bu anlam doğrultusunda "veya" yerine "yani" anlamı tercih edilebilir.

²: Buradaki "güçlerinin sahip olduklarına" [ما ملكت إيمانهم] ifadesinin, "helal yolla sahip olunan kişiler", "evlilik izni verilen kişiler" ve "evlilik yoluyla sahip olunan" manasında olduğuna dair kaynaklar için bkz: Nisa 24-25 ayetlerinin dipnotu.

7- Artık, kim[ler] bunun arkasını (bundan daha fazlasını) ararsa, [bilsinler ki] artık onlar aşırıya gidenlerin ta kendisidir.

8- [İnançlılar] ki emanetlerine ve anlaşmalarına riayet edicidir.

9- [İnançlılar] ki, namazlarını korurlar.

10-11- İşte onlar, Firdevs'e mirasçı olan mirasçıların ta kendisidir. Onlar, onun içinde kalıcıdır.

12- Gerçek şu ki, insanı¹ çamurdan bir süzmeden² yaratmıştık.

¹: [istiğrak yoluyla] "insanları" manasındadır. Sadece Adem'in kasıt edildiği de söylenmiştir. Ama uygun olanı, "tüm insanları" manasında olmasıdır.

²: "topraktan süzülen bir özden" manasındadır. Ya da meni kasıt edilmiştir. (müfredat : سلل) buradaki (من) harfi, çamurun tamamı ile değil, bir kısmıyla yaratıldığını gösteriyor. Bilimsel olarak da böyledir. Çamur (طين), su ve toprağın karışımıdır. Çamurda bulunan elementlerin bir bölümü insanda mevcuttur. Örneğin insanın %60'ı sudur çamur zaten sudan meydana gelir. %3'ü azottur, Azot toprakta da mevcuttur. Haricen, oksijen, fosfor, hidrojen, kalsiyum da insan ve toprakta ortak olarak mevcuttur. (TÜBİTAK: elementlerin doğadaki dönüşümü, kimyaca. Com: insan vücudundaki elementler, gencziraat. Com: toprak kimyası)

13- Sonra onu, sağlam bir barınakta bir saf su yaptık.

14- Sonra, saf suyu bir alaka (rahme tutunan hücre)¹ halinde yarattık. Ardından alakayı (rahme tutunan hücreyi) küçük bir et halinde yarattık, ardından küçük eti, kemikler halinde yarattık, Ardından kemiklere et giydirdik². Sonra onu, diğer/son bir yaratılış halinde inşaa ettik. Yaratıcı(tasarımcı)ların³ en güzeli Allah, ne şanlıdır!

¹: "alaka=علق" kelimesi bir şeyin bir şeye yapışması, tutunması anlamına gelmektedir. (müfredat & İbni faris:Mekayısi-l lugat : علق) Op. Dr. Banu Çiftçi, "hamilelik nasıl oluşur?" başlıklı yazısında "yuvalanma" aşamasında aynen şunları söylemektedir: "Yuvalanma, henüz çok genç olan embriyonun, ana rahminin iç tabakasında kendisine uygun bir yer bulup oraya gömülme, yerleşme işlemidir. Döllenmeden 6 gün sonra başlar ve ortalama 12 günde tamamlanır. İlk aşama 6. günde başlayan, yapışma, tutunma  aşamasıdır. Hücre topunun en dışındaki hücreler özelleşerek bu tutunmayı sağlayan özel kimyasal maddeleri salgılarlar ve rahim iç tabakasına tutunurlar."(kaynak: https://www.drbanuciftci.com/sayfa/hamilelik-nasil-olusur) Ayet bu gerçeklerle tamamen uyumludur.

¹:  "Kemiklere et giydirdik." ifadesinin neyden bahsettiğini bilmeyenler bilimsel hata olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki ayetin ifadesi bilimle tamamen uyumludur. Webster’in "embryology at a glance" isimli kitabının 53. sayfasında şu ifadeler geçmektedir:

"...göç eden öncü kaslar (myoblastlar) uzuvların içine doğru göç eder, kaynaşır..."[...The migrating muscle precursors migrate into the limbs, coalesce...] (Kaynak: Embryology at a glance, Samuel Webster, Rihannon de wreede 2. Baskı, 53. Sayfa "uzuvlar" (limbs) bölümü.)

Yani uzuvlara başka yerden kaslar göç etmekte ve kaynaşmaktadır. Ayetin bahsettiği et, kaslar olmalıdır. "Kemiklere et giydirdik" olayı da uzuvlara göç eden kaslardan bahsetmektedir. Dikkat edilirse bu kaslar uzuvların üzerinde kendiliğinden oluşmamakta; başka yerden uzuvların üzerine göç etmektedir. Bu olay "Kemiklere et giydirdik" şeklinde anlatılmaktadır.


bu ifade şu şekilde deaçıklanmıştır: 1- Kemiklerin görünür hale gelmesi kaslardan önce olduğu gibi, devam eden süreçlerde de kemik büyüdükçe yeni kas hücrelerinin gelip buraları doldurması kas oluşumunun kemik oluşumundan sonra gerçekleştiğini göstermektedir.

2-İlkel kas hücreleri Somitlerden hareket ederek yeni oluşan kemik dokusunu bir elbise gibi sürekli kaplarlar. Bu bilimsel gerçeği ise “kemiğe et giydirdik” sözüyle çok edebi bir üslupla muntazam olarak açıklanmıştır. (kaynak: https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2018/11/84-kemiklere-et-giydiriyoruz-ne-demektirmuminun-14/ | Sadler TW. Langman’s medical embryology: Lippincott Williams & Wilkins; 2015.

Webster S, De Wreede R. Embryology at a Glance: John Wiley & Sons; 2016. Sayfa 53)

³: "Ha'ligiyn=خالقين" kelimesi, yoktan var etmek anlamında kullanılmamıştır. Bu fiil normal yaratmak/tasarlamak manasında insana nispet edilebilir. Örneğin, Allah, İsa peygamberi muhatap alarak "...Benim iznimle yaratıyordun..." (Maide 110) derken bu Ayetteki (خلق) fiili kullanılmıştır. Yaratma eylemi peygambere nispet edilmiştir. Bir başka ayette, müşrikler muhatap alınarak "...siz bir ifk[iftira/yalan] yaratıyorsunuz..." (ankebut 17) denilmiş ve yine yaratma manasında olan (خلق) fiili yine Allah'tan başkasına nispet edilmiştir. Buradan anlaşıldığı üzere, ilgili Ayetteki "yaratma" manasında olan (خلق) fiili "tasarlama" manasında olup, tasarlama yeteneği olan herkese nispet edilebilir. Bu ayette Allah, tüm tasarımcıları kıyas ederek kendisinin "en" olduğunu belirtmiştir. "yoktan var etme" anlamında olan (بدع) fiili sadece Allah'a nispet edilir, insana nispet edilemez.

15- Dahası, gerçekten siz, bundan sonra mutlaka öleceksiniz.

16- Dahası, gerçekten siz, kıyamet günü dirilirsiniz.

17- Doğrusu, üstünüzde yedi (birçok)¹ yörüngeler² yaratmıştık. Yaratılıştan bihaber değildik.

¹: "yedi" sayısı eski metinlerde genellikle "birçok" manasında kullanılır. Lokman 27. Ayette "...yedi deniz desteğe gelse..." derken, "yedi" sayısı çoluğa işaret etmek için kullanılmıştır. (Fahreddin Razi, lokman 27)

²: Yol, gök tabakası, yörünge, katman anlamlarına gelir. (zamahşeri:keşşaf, müfredat : طرق)

18- Gökten, bir kaderle [ölçüyle] bir su indirdik, ardından onu yerin içine yerleştirdik. Gerçekten biz, onu mutlaka gidermeye imkanı olanlarız.

19- Hurma ağacından ve üzümden cennetleri [bahçeleri] sizin için onunla [o suyla] inşaa ettik. Onların [cennetlerin] içinde sizin için pek çok meyve vardır. Siz onlardan yiyorsunuz.

20- Sina dağından çıkan, yağla ve yiyenler için bir katık olarak yetişen ağacı da [o suyla inşaa ettik]¹.

¹: "şeceratEn=شجرةً" kelimesi [mensup olması sebebiyle] önceki ayetteki "cenne'tin=جناتٍ" kelimesine atıftır. Bu sebeple bu şekilde meal edildi.

21- Gerçekten, sağmal hayvanlarda sizin için mutlaka bir ibret vardır. Onların karınlarında bulunandan size içiriyoruz. Sizin için onlarda pek çok faydalar vardır ve onlardan yiyorsunuz.

22- Onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız.

23- Elbetteki Nuh'u kendi milletine göndermiştik. "Ey milletim! Sizin için kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'a kulluk edin. Artık, sakınmıyor musunuz?" demişti.

24-25- Milletinden (olup) gerçeği örtmüş o seçkinler "Bu ancak size üstün gelmeyi isteyen sizin gibi bir beşerdir. Allah tercih etseydi mutlaka melekleri indirirdi. Öncü/önceki atalarımızdan bunu işitmedik." dediler. "O [başka bir şey] değil, ancak kendisinde bir cinnet [delilik] bulunan bir adamdır. Bir süreye kadar, onu gözetleyin."

26- [Nuh] "RAB'bim! Beni yalanlamaları sebebiyle bana yardım et." dedi

27-28- Ona [Nuh'a] "Gemiyi gözetimimizle[korumamız altında]¹ ve vahyimizle tasarla. Ardından Emrimiz gelince ve Tennur² şiddetlice kaynayınca, çift olan her iki sınıftan³ ve aileni onun [geminin] içine kat. Ancak, Ondan [ailenden] kendisine (o) söz, öne geçmiş olan kimseyi [katma]. Zulüm etmiş olanlar hakkında benimle muhatap olma, kesinlikle onlar, boğulucudur. Sen ve seninle birlikte olan kimse[ler], gemiye kurulduğunuz zaman, "Övgü, bizi zalimler milletinden kurtaran Allah'adır" de!" diye vahiy ettik.

¹: ayn=عين" bilinen göz organıdır. (ب) harfi cerr'i ile bu manada kullanılır. Mesela (فلان بعيني) yani "falanca, benimle gözümledir" denir, ki manası "onu koruyorum ve gözlüyorum" demektir. (müfredat : عين bakınız: وفلان بِعَيْنِي، أي: أحفظه وأراعيه)

²: Tennur= التنور" kelimesi, Süryanicede (ܬܢܘܪܐ) ve İbranicede (רוּר) "fırın" manasındadır (wictionary) üç dilde de ortak olarak "fırın" manasındadır. Ancak bu kelime ile fırının kasıt edilmediğini söyleyenlerin pek çok yorumu olmuştur. Örneğin, kamer 11-12. Ayet delil alınarak "yeryüzünün suyu" manasında olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir ve Fahreddin Razi ilgili Hud 40 tefsirinde hepsi mevcuttur)

Min kulli zevceyni=من كل زوجين" şeklinde izafe edilerek de okunmuştur. (Verş mushafı) ayette "çift olan her iki sınıftan" ifadesinde herhangi bir sınırlama yoktur. Bu çift sınıflara bitkiler de girebilir. Ancak başındaki "-den, - dan" manasını veren "min=من" harfi cerr'i tebiz [kısımlama] amaçlı kullanılmıştır. Yani "çift olan her iki sınıftan bir kısmını gemiye yükle" anlamındadır. Bu kısma da insanlar ve gemide taşınmaya müsait hayvanlar girebilir. Hepsi girmek zorunda değildir.

29- "RAB'bim! Sen, indirenlerin en hayırlısı iken, beni mübarek bir inişe indir." de.

30- Gerçekten, bunda mutlaka ayetler [işaretler] vardır. Gerçekten biz, sınayacılardık.

31- Dahası, onların ardından diğerlerinin neslini inşaa ettik.

32- Ardından kendilerinden bir Elçi'yi "sizin için, kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'a kulluk edin. Artık, sakınmıyor musunuz?" diye kendi içlerine (aralarına) gönderdik.

33-34- [o Elçinin] milletinden (olup) gerçeği örten, Allah'ın karşılaşmasını (hesap gününü) yalanlamış ve dünya [ilk] hayatında kendisini zengin yapıp şımarttığımız o seçkinler "Bu, ancak sizin örneğinizde, sizin yediklerinizden yiyen, sizin içtiklerinizden içen bir beşerdir. Eğer, sizin örneğinizde bir beşere gönülden itaat ederseniz gerçekten siz, o an mutlaka kaybetmiş [olursunuz]" dediler.

35- "Size, öldüğünüzde, bir toprak ve kemik olduğunuzda, sizin kesinlikle çıkarılacak olduğunuzu mu vaat ediyor?"

36- "Ne kadar uzakta! ne kadar uzakta! vaat olunduğunuz [şey]!"

37- "Biz, [bu hayata] yönlendirlmiş/yeniden diriltilmiş değilken, öldüğümüz ve yaşadığımız (bu) Dünya hayatından başkası yoktur."

38- "O, ancak Allah'ın üzerinden bir yalanı uyduran bir kişidir. Hâlbuki biz, ona inananlar-güvenenler değiliz."

39- [o Elçi] "RAB'bim! Beni yalanlamaları sebebiyle bana yardım et" dedi.

40- [RAB'bi] "Az sonra, pişman olarak mutlaka sabahlayacaklar" dedi.

41- Derken o çığlık kendilerini hak ile [gereğince] yakaladı. Onları selin götürdüğü çer-çöp haline getirdik. Uzaklık[yıkım], zalimler halkına olsun!

42- Dahası, onların ardından diğerlerinin nesillerini inşaa ettik.

43- Hiçbir toplum, kendi süre sonunun önüne geçemez ve ertelemeyi de isteyemez.

44- Sonra, arka arkaya Elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir topluluğa Elçileri geldiyse, [topluluğu] onu [kendilerine gelen Elçi'yi] yalanladılar. Onları birbirine taktık (birbirinin ardından helak ettik) ve onları hikayeler haline getirdik. Uzaklık [yıkım] inanmayan bir millet içindir!

45-46- Sonra, Musa'yı ve kardeşi Harun'u Ayetlerimiz[işaretlerimiz] ve apaçık bir yetki-delil ile, Firavun'a ve seçkinlerine gönderdik, onlar [Firavun ve adamları] büyüklük tasladılar ve ululanan bir millet oldular.

47- "Bizim örneğimizde iki beşere mi güveneceğiz? Hâlbuki O ikisinin [Musa'nın ve Harun'un] milleti bize kulluk ediyor." dediler.

48- İkisini [Musa'yı ve Harun'u] yalanladılar, ardından helak edilenlerden oldular.

49- Musa'ya, onların doğru yolu bulmaları beklendiği için elbette kitabı vermiştik.

50- Meryem oğlunu ve annesini birer ayet [işaret] yaptık. O ikisini, barınma [yerine] ve akar suya¹ sahip bir tepeye sığındırdık.

¹: (Zamahşeri:keşşaf)

51- Ey Elçiler!¹ temizlerden yeyin ve düzgün-iyi eylemlerde bulunun. Gerçekten ben eylemlerinizi bir devamlı bilenim.

¹: kur'an ve kur'an'ın mesajını ileten herkese Elçi denilir.

Bu Ayetteki muhatabın peygamberin ashabı olduğu söylenmiştir. (müfredat : رسل) onlar kur'an'ın mesajını ileten kişiler olduğu için "Elçi" olarak isimlendirilmiştir.

52- Gerçekten ben sizin RAB'biniz iken, bu bir tek topluluk olarak sizin topluluğunuzdur. O halde bana (karşı gelmekten) sakının.

53- Ardından işlerini, kendi aralarında kutsal kitaplar¹ haline ayırdılar. Her bir taraftar, kendi tarafında bulunanlara seviniyor.

¹: "zubur=زبور" kelimesi anlaşılması zor olan kutsal kitaplara verilen bir isimdir. (müfredat :زبر) bu ifade "dinlerini gruplara ayırdılar" veya "dinlerini kitaplara ayırdılar" veya "her biri bir kitap edindi." anlamındadır. (kurtubi, zamahşeri:keşşaf, müfredat:زبر)

54- Artık, onları bir süreye kadar kendi bataklıklarında [cehalet ve körlüklerinde]¹ bırak.

¹: "gamr=غمر" boğucu olan çok suya denilir. (lisanu-l Arap : غمر) sözlük anlamına kıyasla bu mana verildi. Bu kelime cehalet ve körlükten kinaye olarak kullanılmıştır. (zamahşeri:keşşaf)

55-56- Kendilerine, onunla maldan ve oğullardan destek vermemizi, kendileri için hayırlarda koşuşturmamız [olduğunu] mu sanıyorlar? Aksine, farkında değiller.

57-61- Gerçek şu ki, RAB'lerinin saygısından titreyenler, RAB'lerinin ayetlerine inananlar, RAB'lerine şirk koşmayanlar ve kalpleri kendilerinin RAB'lerine geri dönecek olmalarından dolayı ürpermiş bir haldeyken vereceklerini verenler, (evet!) işte onlar hayırlarda yarışıyorlar. Onlar onun için [hayırlar için] öne geçenlerdir.

62- Hiçbir cana kendi genişliğinden [gücünden] fazlası [sorumluluk] yüklemiyoruz. Tarafımızda gerçeği dile getiren bir kitap vardır. Onlar, zulme uğramazlar.

63- Aksine, kalpleri bundan [dolayı] bir bataklık içindedir. Onların, bundan beride kendisi için eylemde bulunmakta oldukları bir takım eylemler de vardır.

64- Sonunda onların zengin şımarıklarını yakaladığımız zaman, bir bakarsın ki onlar feryat ediyorlar.

65- "Bugün feryat etmeyin. Gerçekten siz, bizden [tarafımızdan] yardım olunmazsınız"

66-67- "Ayetlerim size okunup teşvik ediliyordu, ardından siz onlara [ayetlerime] büyüklük taslayanlar iken geceleyin sohbet halinde saçmalayarak gerisin geriye baş aşağı dönüyordunuz."

68- (o) Sözü[n sonucunu]¹ hiç düşünmediler mi? Yoksa, öncü-önceki atalarına hiç gelmeyen mi onlara  geldi?

¹: "tedbir=تدبير" işin sonucunu düşünmektir. (müfredat : دبر)

69- Yoksa, Elçilerini hiç tanımıyorlar da bundan dolayı mı onu (kur'an'ı) tanımıyorlar?

70 - Yoksa "Onda bir cinnet-delilik var" mı diyorlar? Hayır! Kendilerinin çoğu gerçeğe karşı isteksizken o, kendilerine gerçeği getirdi.

71- Şayet, 'Gerçek' onların hevalarına bağlı olsaydı, gökler, yer [tüm evren] ve onların içindeki kimseler, mutlaka bozulurdu. Aksine, kendilerine hatırlatmalarını (zikirlerini) getirdik. Artık, onlar hatırlatmalarından (zikirlerinden) vazgeçicidir.

72- Yoksa onlardan [küçük]¹ bir haraç mı istiyorsun?² RAB'bin rızık verenlerin en iyisi (hayırlısı) iken, onun [büyük] haracı daha hayırlıdır.

¹: "[küçük] haraç" olarak çevrilen kısımda "harcen=خرجا" denilirken, "[büyük] haraç" olarak çevrilen kısımda "harac=خراج" denilmiştir. Bu iki ifade arasındaki ince farka göre böyle çeviri yapıldı. (farkı öğrenmek için : keşşaf sahibi)

²: Elçi üzerinden, elçilik görevinde bulunarak İslamı duyuran tüm Müslümanlara yönelik bir ifadedir. Peygamberin haraç istemesi düşünülemez.

73- Gerçekten sen, onları sapasağlam bir doğru yola mutlaka davet ediyorsun.

74- Gerçek şu ki, ahirete [son hayata] inanmayanlar, doğru yoldan mutlaka ayrılanlardır.

75- Onlara rahmet etseydik ve zarar[türün]den kendilerinde olan ne varsa onu kaldırmış olsaydık taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın mutlaka inat etmeye devam ederlerdi.

76- Onları elbette azap ile yakalamıştık da RAB'leri için boyun eğmediler. Yalvarmıyorlar.

77- Sonunda şiddetli bir azap sahibi bir kapıyı kendilerinin üzerlerine açtığımız zaman, bir bakarsın ki onlar onun içinde kederlidir.

78- Size kulak, bakışlar ve gönüller inşaa eden O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

79- Yerde [dünyada] sizi eleyip ortaya çıkaran O'dur. Sadece ona doğru bir araya toplanırsınız.

80- Hayat veren ve öldüren O'dur. Gece ve gündüzün ihtilafı [birbirinin zıttına gelişi], onundur. Artık, akıl etmiyor musunuz?

81- "Hayır!" dediler. "[Bunlar], öncülerin-öncekilerin sözlerinin örneğidir"

82-83- "Öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı? gerçekten biz mi yeniden diriltilmiş olacağız? Elbetteki bu [bahsettiğin olay] önceden bize ve atalarımıza da söz verilmişti. Bu, öncülerin-öncekilerin satırlarından[uydurmalarından] başkası değildir." dediler.

84- "Eğer, bilmekte idiyseniz (cevap verin) : yer [dünya] ve içinde bulunan kimseler, kimindir?" de.

85- "Allah'ındır" diyecekler. "Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?" de.

86- "Yedi(birçok) göğün RAB'binin ve Büyük Arş'ın [evrenin yönetiminin] RAB'bi kimdir?" de.

87- "Allah" diyecekler. "Artık, sakınmıyor musunuz?" de.

88- "Eğer, bilmekte idiyseniz (cevap verin) : kendisi koruyup kollayan (ama) kendisi ona [herhangi bir şeye] karşı korunup kollanmaya(ihtiyacı olmaya)n iken her şeyin sistemi elinde [kuvvetinde]¹ bulunan kimdir?" de.

¹: "yed=يد" kelimesi el manasında olup, "kuvvet," anlamında istiare edilir. Mesela (وقع يدي عدل) yani "adaletin iki eline düştü" denilir. "adaletin kuvvetine düştü" manasındadır. (müfredat : يد)

89- "Allah'ındır" diyecekler. "O halde, nasıl oluyor da sihirleniyor[aldatılıyor]sunuz?" de.

90- Aksine! Onlara gerçeği getirdik. Gerçekten onlar kesinlikle yalancılardır.

91-92- Allah, hiçbir çocuk edinmedi ve onunla birlikte hiçbir Tanrı olmadı¹. [olsaydı]² o zaman her bir Tanrı, kendi yarattığını mutlaka götürür ve mutlaka birbirlerine karşı üstün olurlardı. Gayb'ın [görünmeyenin] ve şehadet'in [açıkça görünenin] bileni olan Allah, onların yakıştırmasından münezzehtir, onların ortak saydıklarından yücedir.

¹: "ka'ne=كان" fiili, "idi, oldu" manasına gelir. Allah için kullanıldığı takdirde, "ezelden beridir böyledir" manasına gelir. (müfredat : كان)

²: "izen=إذا" yani "O zaman" ifadesi şartın cevabına gelir. Bu ifade, (ولو كان معه آلهة ) yani "şayet onunla birlikte Tanrılar olsaydı" şeklinde bir şart cümlesinin atıldığını [hazf edildiğini] gösteriyor. Çünkü ayetin öncesi, bu ifadeye yeterince işaret ediyor. (zamahşeri:keşşaf)

93-94- "RAB'bim! Eğer, onlara söz verilen [şeyleri] bana göstereceksen... RAB'bim! beni (bu) zalimler halkının içinde sayma!" de.

95- Gerçekten biz, onlara söz verdiğimiz [şeyleri] sana göstermeye mutlaka imkanı olanlarız.

96- Kötülüğü en güzeliyle def et. Onların yakıştırmalarını biz daha iyi biliyoruz.

97- "RAB'bim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığındım." de.

98- "Bana gelmelerinden sana sığındım RAB'bim!"

99-100- [yakıştırmaları¹], kendilerinden birine ölüm gelip, kendisi "RAB'bim! Beni geriye dönder! Belki Kendisini terk ettiğim düzgün eylemde bulunurum." diyene kadardır. Asla! Gerçekten o, [kendisinin dönme isteği] onun söyleyeceği bir kelimedir (sadece). Onların arkalarında, yeniden dirilecek oldukları güne kadar bir berzah [engel] vardır.

¹: "-e kadar" manasında olan "hatte=حتى" edatı, 96. Ayetteki "Onların yakıştırmaları" ifadesine bağlıdır. (zamahşeri:keşşaf)

101- Sur'un içine üflendiği zaman, o gün aralarında nesepler[soy bağları] yoktur ve soruşturmazlar.

102- Artık, kim[ler]'in tartıları ağır geldiyse, işte onlar başarılı olanların ta kendileridir.

103- Artık, kim[ler]'in tartıları hafif geldiyse, işte onlar cehennemde kalıcı olarak kendi canlarını kayba uğratanların ta kendileridir.

104- Onlar, onun [ateşin] içinde [yanmaktan] dişleri görünür¹ bir haldeyken, ateş onların yüzlerini kavurur.

¹: (Fahreddin Razi)

105- Ayetlerim size hiç okunup teşvik edilmekte değil miydi? ardından siz de onları hiç yalanlamakta [değil miydiniz?]

106- "RAB'bimiz! Talihsizliğimiz bize galip geldi, biz yolu kaybetmiş bir millet olduk." dediler.

107- "RAB'bimiz! Bizi ondan [ateşten] çıkar! Eğer, tekrar [yalanlamaya] dönersek, artık biz kesinlikle zalimleriz [demektir]"

108- [RAB'leri] "Yıkılın onun [ateşin] içine ve benimle konuşmayın!" dedi.

109-110-111- "Gerçek şu ki, kullarımızdan olan bir grup, "RAB'bimiz! İnandık, o halde bizi bağışla ve sen merhametlilerin en iyisi (hayırlısı) olarak bize merhamet et." diyordu. Siz, onları bir alay konusu ediniyordunuz. Öyle ki, hatırlatmamı (zikrimi) size unutturdular¹. Siz onlardan yana gülmekteydiniz. Gerçekten ben, bugün onlara sabır etmeleri sebebiyle ''Onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir" diye onlara karşılığını verdim."

¹: "alay konusu edinmeniz sebebiyle, artık size zikri bildirmez oldular." manasındadır.

112- " Yerde [dünyada] seneler sayısı bakımından ne kadar kaldınız?" dedi.

113- "Bir gün veya bir günün bir kısmı [kadar] kaldık. Artık sayanlara sor." dediler.

114- "Bilmiş olsaydınız, pek az [bir zaman] dışında kalmadınız" dedi.

115- "Sizi sadece boşuna-zevkine yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?"

116- Gerçeğin hükümdarı olan Allah, yücedir. Çok değerli olan arş'ın [yönetimin] RAB'bi olandan başka hiçbir Tanrı yoktur.

117- Kim, Allah ile beraber kendisinde herhangi bir sağlam delil bulunmayan başka bir Tanrıya dua ederse [bilsin ki] kesinlikle onun hesabı sadece RAB'binein katındadır. Gerçek o ki, kâfirler [gerçeği örtenler] başarılı olmazlar.

118- "RAB'bim! Bağışla ve sen merhametlilerin en iyisi (hayırlısı) olarak merhamet et" de.

Ekran Alıntısı.PNG
Ekran Alıntısı.PNG
Screenshot_2020-01-23-20-01-53-358_com_e
20190410_220809.jpg
Ekran%20Al%C4%B1nt%C4%B1s%C4%B1_edited.j

Blog sitelerim

Takip etmeniz önerilir

  • YouTube
  • Facebook - White Circle
  • Instagram - White Circle

Hubeyb öndeş