6- Enam suresi (hubeyb Öndeş meali)

En son güncellendiği tarih: Nis 20

1- Övgü, bütünüyle, gökleri ve yeri (evreni) yaratan; karanlıkları ve aydınlığı¹ yapan Allah'adır. Sonra da gerçeği örtmüş olanlar RAB'lerine adil/denk² tutuyorlar.

¹: burada "karanlıklar" kelimesi çoğul gelirken, "aydınlık" kelimesinin tekil gelme nedenini bunların mecaz olarak "hak (gerçek)" ve "batılı (yalanı)" kasıt etmesinden kaynaklı olabilir. (Fahreddin Razi)

²: "ortak yapıyorlar" manasında (Mücahid) veya "onun kullarını ona denk, onunla eşit seviyede Tanrılar yapıyorlar" manasında (Duru-l mensur) veya "onun sıfatlarını, onun dışındaki şeylere atıf ediyorlar" (müfredat : عدل) manasındadır.

2- O, sizi çamurdan¹ [çamurun bir kısmı ile] yaratandır. Sonra bir süre sonu belirledi. İsimlendirilmiş [belirlenmiş] bir süre sonu, kendisinin katındadır. Sonra da siz şüpheli tartışmaya giriyorsunuz.

¹: buradaki (من) harfi, çamurun tamamı ile değil, bir kısmıyla yaratıldığını gösteriyor. Bilimsel olarak da böyledir. Çamur (طين), su ve toprağın karışımıdır. Çamurda bulunan elementlerin bir bölümü insanda mevcuttur. Örneğin insanın %60'ı sudur çamur zaten sudan meydana gelir. %3'ü azottur, Azot toprakta da mevcuttur. Haricen, oksijen, fosfor, hidrojen, kalsiyum da insan ve toprakta ortak olarak mevcuttur. (TÜBİTAK: elementlerin doğadaki dönüşümü, kimyaca. Com: insan vücudundaki elementler, gencziraat. Com: toprak kimyası)

Ayette "sizi (insanları) çamurdan [bir kısmı ile] yaratan" ifadesini, gelenekte genellikle "atanız ademi çamurdan yarattı" şeklinde yorumlanır (kurtubi ilgili ayet) ancak olayı bilimsel açıdan yorumlayacak olursak bu şekilde bir tevil (yorum) yapmaya gerek yoktur.

 İnsan, bir kadının ve bir erkeğin bir araya gelmesi sonucu oluşur. Bu esnada her iki taraftan gelen su vücutta üretilir. Vücut bunları aldığı gıdalar sayesinde üretir. Bu gıdalar da ya hayvansal, ya da bitkisel kaynaklıdır. Hayvansal gıdalar da dolaylı olarak yine bitkilerden besin alır. Bitkiler de Besni topraktan ve sudan aldığı için onların da kaynağı yine topraktır. Yediğimiz her şeyin kaynağı toprak ve su olduğu için, hepimizin özü çamurdan yaratılmıştır. (Fahreddin Razi)

3- O, göklerde ve yerde [tüm evrende] Allah'tır¹. Sırrınızı ve açıkta olanınızı biliyor; elde ettiklerinizi de biliyor.

¹: burada "Allah" ismi özel bir isim değil, sanki sıfat olarak kullanılmış gibidir. Sanki "o, göklerde ve yerde (evrende) Tanrıdır/Tanrı olarak tanınmış olandır" denilmiş gibidir. Yoksa "Allah, gökte ve yerdedir" manasında değildir.

 Mesela "zeyd, doğuda ve batıda halifedir[زيد الخليفة في الشرق والغرب]" denirken, Zeyd'in doğuda ve batıda halife olarak yaşadığını değil, o bölgede halife olarak tanınmış olduğu, onun kanunlarının geçerli olduğu kasıt edilmiştir. (kurtubi ilgili ayet) Aynı şekilde burada, "göklerde ve yerde Tanrı o'dur" manasındadır. Zuhruf 84. Ayette olduğu gibi.

4- Kendilerine bir ayet[cinsin]den yani RAB'lerinin ayetlerinden ne geldiyse ondan ancak uzaklaşıcı olmuşlardı.

5- Kendilerine geldiği zaman Gerçeği (Hakkı) yalanlamışlardı. Kendisini maskara yapmaya çalışmakta oldukları (vahyin) haberleri kendilerine yakında gelecektir.

6- Kendilerinden önce bir nesil[türün]den kaç tanesini helak ettik, hiç görmediler [bilmediler]¹ mi? Size hiç vermediğimiz imkan olarak onlara yerde imkan sağladık.² Üzerlerine göğü³ (yağmuru) bol bol gönderdik. Altlarından akan ırmaklar yaptık. Ardından cezayı gerektiren işleri sebebiyle onları helak ettik. Kendilerinden sonra bir başka nesil inşaa ettik.

¹: Arapçada, "görmek(اري)", "bilmek(علم)", "korkmak(خوف )" eylemleri, birbiri yerine kullanılabilir. Örneğin fil suresinin 1. Ayetinde "RAB'binin fil ashabına ne yaptığını görmedin mi?" denilir. Halbuki peygamber bunu görmedi (لم يري) sadece, Allah'ın kendisine haber vermesi sayesinde bunu bildi (علم). Bu Ayette görmek, "bilmek" anlamındadır.

²: "temkin=تمكين" kelimesi "mekkentuke=مكنتك" ve "mekkentu leke=مكنت لك" olarak kullanılır. İkisi de aynı anlamdadır. (Mecazu-l kur'an: Ebu Ubeyde)

³: "gök" mânâsına gelen "sema = سماء" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılır. "ard= أرض" kelimesi "aşağı taraf" ; "sema" kelimesi ise "yukarı taraf" manasında kullanılır. (müfredat : أرض) her şeyin seması onun yukarı tarafıdır. her sema, altındakiler için "sema" sayılır. Her ard (yer) üst tarafında bulunanlar için "ard" sayılır. (müfredat : سما) Buna göre ilk muhatabı olan insanlar için "sema" derken o insanların yukarıda gördükleri her şeyi kasıt etmektedir. Yıldızlar, bulutlar, yağmur, gökyüzü... Hepsi "sema" diye anlatılır.

Mesela şair atının sırtını anlatırken "ipek gibi kırmızıdır GÖĞÜ/seması (üst tarafı) [وأحمر كالديباج أما سماؤه فَرَيّا]" demiştir. Üst tarafında olan her şeye "sema" denir. Hatta çamur, ot, yağmur ve evin çatısı için, yerden yukarıda olması nedeniyle "sema" denilmiştir. (kurtubi, bakara 19. Ayet) bir başka şair, yağmuru şu sözlerinde "gök" diye anlatmıştır. . "Gök bir topluluğun arzına(bölgesine) düştüğü zaman... [إذا سقط السماء بأرض قوم]" (kurtubi ilgili ayet)

7- Şayet yazılmış bir metin içinde bir kitabı senin üzerine [parça parça] indirmiş olsaydık ve ona elleri ile dokunsalardı, gerçeği örtmüş olanlar mutlaka "bu ancak apaçık bir sihirdir!" derlerdi.

8- "Ona bir Melek¹ indirilseydi ya?" dediler. Bir Melek indirmiş olsaydık, iş mutlaka tamamlanmış olurdu. Sonra kendilerine göz açtırılmazdı.

¹: Melek, köken olarak "gönderilen mesaj, mektup, Elçi" gibi manalarda kullanılmaktadır. İlk muhatabın bu varlıkları gökten (uzaydan) gelen bir varlık çeşidi olarak inandığı malumdur. (müfredat : الك ،ملك, kurtubi bakara 30) günümüzde de meleklerin aslında uzaylılar olduğunu iddia edenler vardır.

Bu varlıklara inanmak, varlıklarının "Gayb" alanında olması sebebiyle "körü körüne inanışçılık" değildir. Örneğin, bir kişi evrenin çok uzak bir noktasında bembeyaz bir boşluk olduğunu iddia etse, bu iddia doğrulanamaz ve yanlışlanamaz. Çünkü bu iddia "Gayb" noktasındadır. Ancak bunu iddia eden kişinin daha önceden bulunduğu her iddia zamanla doğrulanmış ise, bu iddiasına da inanılır.

Kur'an'ın 1400 yıl öncesinden kozmoloji doğa ve yaratılış hakkında o kadar çok konuşup bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen günümüz bilimine zıt herhangi bir bilgi vermemesi ve "Gayb" alanında olduğunu söylediği pek çok bilginin (mesela ahiret) doğruluğuna kanıt olması sebebiyle henüz doğrulanmış olmayan diğer iddialarına inanmak mantığa aykırı değildir.

9- Onu bir melek yapmış olsaydık, onu mutlaka bir kişi olarak yapardık. Karıştırıyor oldukları ne ise onu kendilerine yine karıştırırdık.

10- Elbetteki senden önceki elçiler de maskara edilmek istenmişti. Derken, onlarla alay etmiş olanları, maskara yapmaya çalışmakta oldukları [şey] kuşattı.

11- "Yerde [dünyada] gezin, aynı zamanda¹ yalanlayanların sonucunun nasıl olduğuna bakıp düşünün.²" de.

¹: bu ayet "summe=ثم" kelimesinin "sonra" manasında olmadığını gösteriyor. Ayet "gezin ondan sonra görün"manasında Değil. "gezin aynı zamanda bunları yapanların akıbetinin nasıl olduğuna bakın" manasındadır.

²: bu kelime ile araştırmak, gözlem yapmak, düşünmek de kast edilir. (müfredat : نظر)

12- "Göklerde ve yerde [tüm evrende] bulunanlar kimindir?" de, "Allah'ındır. Rahmeti, kendi benliğine (nefsine) yazdı. Kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyametin gününe kadar sizi mutlaka topluyor." de. Kendi benliklerini kayba uğratmış olanlar (evet!) onlar inanmıyorlar.

13- Gecede ve gündüzde duran/dinlenen ne varsa onundur. Hemde o, devamlı işitendir, devamlı bilendir.

14- "Göklerin ve yerin [tüm evrenin] başlatıcısı/ayıranı¹ olan Allah'ın haricinde mi bir veli edineyim? Hâlbuki o yediriyor ve kendisi yedirilmiyor." de. "Kesinlikle ben, teslim olmuş kimselerin önderi² olmak [ile] emir olundum." de. Sakın müşriklerden [gerçeği örtenlerden] olma!

¹:"fatara=فطر" fiili bir şeyi açmak/ayırmak ve ibraz etmek manasındadır. (İbni faris Mekayısi-l lugat :فطر) ayırma/yarma manası da verilmiştir. (Lisanu-l Arap: فطر) başlatıcı yani ilk yaratan manası da verilmiştir. (Zamahşeri:belegat esası :فطر)

Bu verilen anlamlar tamamen big bang ile bağdaşır. Çünkü big bang anında bütün madde tek bir noktada bitişik iken ayrılmıştır. Bu durum, ilgili kelimenin "yarma/ayırma" anlamıyla ve Enbiya 30. Ayeti ile alakalıdır. "Başlatma" manası ise evrenin başlangıcının olmasıyla alakası vardır.

²: "Evvel=أول" kelimesi önder, kendisine uyulacak kişi, öncü, başta gelen manasındadır (müfredat : أول)

15- "Kesinlikle ben, RAB'bime isyan ettiysem, büyük bir günün azabından korkarım" de.

16- O gün, kim ondan [azaptan] geri çevirilir ise, [Allah] ona rahmet etmiş [demektir]. Apaçık başarı, işte budur.

17- Eğer, Allah sana bir zarar temas ettirirse, artık onu [o zararı] ondan [Allah'tan] başka hiç bir kaldırıcı yoktur. Eğer, sana bir hayır temas ettirir ise [bil ki] o her şeye imkanı olandır.

18- O, kullarının üstünde egemendir (kahir). O hakimdir/hikmetlidir, haberdardır.

19- "Şahitlik olarak hangi şey daha büyüktür?" de. "Allah, benimle sizin aranızda devamlı şahittir. Bu kur'an, kendisiyle sizi ve ulaşmış kimseleri uyarmam için bana vahiy oldu." de. Gerçekten siz, Allah ile birlikte başka bir Tanrı olduğuna kesinlikle şahitlik ediyor musunuz? "Ben şahitlik etmiyorum!" de. "O sadece bir tek Tanrı'dır. Kesinlikle ben, sizin şirk [ortak] koştuklarınızdan beriyim." de.

20- kendilerine kitap vermiş olduğumuz [kimseler], onu [kur'an'ı]¹ oğullarını tanımakta oldukları gibi tanıyorlar². Kendi benliklerini kayba uğratmış olanlar (evet!) onlar inanmazlar.

¹: "onu tanıyorlar" yani (يعرفونه) ifadesindeki zamir, kur'an'a işaret ediyor. Kur'an'da yazanların, kendilerine kitap verilmiş kimselerin bildiği, kendi kitaplarından tanıdığı şeyler olduğunu (ki, tüm kutsal kitaplar, aynı yaratıcı tarafından geldiği için benzerlik olması beklenir) vurguluyor.

Zamirin -adı geçmiyor olsa da- peygambere işaret etmesi de mümkündür. Çünkü o dönemde bazı din bilginlerinin hz. Muhammedin kutsal kitaplarda anlatılan peygamber olduğunu bildiğini ve onu kutsal kitap sayesinde gayet iyi tanımakta olduğu söylenir. (Asım Köksal, islam tarihi)

²: o dönemki Yahudi, Hristiyan ve diğer "kitap verilmiş" kategorisine dahil kişilerin, bir peygamber beklediğine dair bazı veriler mevcuttur.

Bugün bile mektubu mevcut olan büyük roma imparatoru heraklius'un, peygamberin mektubuna verdiği cevapta da bellidir. Mektupta şöyle yazmaktadır: “Roma İmparatoru Heraklius’tan, İsa tarafından da kutsal kitapta açıklanmış bulunan Tanrı’nın elçisi Muhammed’e: Elçin tarafından sunulan mektubu aldım ve seni İncil’de Tanrı’nın elçisi olarak gördüğüme şahadet ederim. Meryem’in oğlu İsa da seni bildirmiştir. Romalılara sordum, sana inanmaktadırlar ama kabul etmeleri mümkün değildir. Eğer itaat etmiş olsalardı onlar için iyi olacaktı. Seninle beraber olmayı ve sana hizmet etmeyi… dilerdim.”

[kaynak: Nadia Maria El Cheikh, Byzantium Viewed by the Araps, s. 45 | mektubun görselleri ve harici kanıtları Radidikici. Com sitesinde "hz. Muhammedin mektupları" başlıklı makalede mevcuttur.]

21- Allah'ın üzerinden bir yalan uydurmuş veya onun ayetlerini [mucizelerini] yalanlamış kimselerden daha zalim kimdir? Gerçek şu ki, zalimler kazanamazlar.

22- Onları topluca bir araya toplayacağımız sonra da şirk [ortak] koşmuş olanlara "İddia etmekte olduğunuz ortaklarınız nerede?" diyeceğimiz günü [an].¹

¹: "Gün" anlamındaki "yevme=يوم" kelimesi mensuptur. Yani son harfi üstün harekelidir. Mensup olmasını sağlayan ise gizli bir "An!" yani "uzkur=اذكر" emridir.

23- Sonra onların fitnelerinin [sonucu]¹ "RAB'bimiz Allah'a yemin olsun ki biz müşrik [ortak koşanlar] değildik." demelerinden başkası hiç olmadı.

¹: muzaf'ın hazf edildiği ve cümlenin [عاقبة فتنتهم] yani "Fitnelerinin akıbeti (sonucu)" manasında olduğu söylenmiştir. (Fahreddin Razi)

24- Bak, kendi kendilerine nasıl yalan söylediler? Uydurmakta oldukları kendilerinden sapıp kayboldu.

25-26- Onlardan [müşriklerden] sana kulak veren kimseler var. Onu [kur'an'ı] anlamamaları için¹ kalplerinin üzerine kalkanlar ve kulaklarının içine bir ağırlık yaptık.² Onlar her ayeti [mucizeyi] görseler onlara [o mucizelere] inanmazlar. Hatta, seninle mücadele ederek sana geldikleri zaman, gerçeği örtmüş olanlar, ondan [kur'an'dan] şiddetle geri çevirerek ve kendileri de ondan [kur'an'dan] uzaklaşarak "Bu ancak öncülerin-öncekilerin satırlarıdır [uydurmalarıdır]" derler.

¹: cümle bire bir çeviri yapılsa "onu anlarlar diye..." şeklinde olurdu. Mana olarak "anlamamaları için" olduğu için böyle çeviri yapıldı.

²: Bu ayetten, Allah'ın kendi keyfine göre insanların kur'an'ı anlamasını engellediği sonucu çıkmaz. Gerek bağlamında anlatıldığı üzere onların müşrik (Allah'a ortak yapan) olması, gerekse diğer ayetlerde anlatıldığı üzere, insanın eylemine karşılık Allah'ın doğru yola iletmesi veya yoldan çıkarması (soldaki sure; sağdaki ayet numarası : 4:155, 63:3, 10:74, 40:35, 13:27) insanın eylemine karşılık Allah'ın eylemde bulunduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu ayette onların kendi iradeleriyle suçlu olmalarından dolayı, kur'an'ı anlamalarının Allah tarafından engellenmiş olduğu belirtilmektedir. Bugün kur'an'da her okuduğu yerden bir mantıksızlık ve çelişki bulduğunu zanneden insanlar da bu kapsama giriyor.

27- Ateşin karşısında durdurulup da "Ne olurdu bize keşke geri döndürülseydik de RAB'bimizin ayetlerini [işaretlerini] yalanlamasaydık¹ ve İnançlılardan olsaydık." dedikleri o vakit² görseydin...

¹: "nukezzibe=نكذّبَ" ve "nekune=نكون" ifadelerini nasb eden yani üstün hareke ile son harflerini "e" olarak okutan, onların cevap cümleleri olmasından dolayıdır. Burada "ve=و" harfi "fe=ف" yerine kullanılmıştır. (Fahreddin Razi)

²:Ayette geçmiş zaman manasında olan (إذ) kullanılmıştır. Eğer (إذا) kullanılmış olsaydı "diyecekleri..." şeklinde geleceği anlatmış olurdu. Geçmiş zaman olarak anlatma nedeni, ya olayın kesinlikle olacağını belirtmek için (kurtubi de bunu savunur) ya da Allah'ın zamandan bağımsız olmasından kaynaklıdır. Allah için her şey bir "an" (burada "an" kavramı bile fazla olur) içinde olup bitmiştir. Bu nedenle Allah olayları olmuş bitmiş bir şekilde anlatmaktadır.

28-29- Hayır! Önceden gizliyor oldukları kendileri için açığa çıktı. Geri çevrilselerdi, kendisinden engellenmiş olduklarına mutlaka yine döner ve "Biz yönlendirilmiş/var edilmiş/yeniden diriltilmiş¹ değilken, başka bir [hayatımız] yoktur. ancak dünya(ilk) hayatımız vardır." derlerdi. Onlar, kesinlikle ve kesinlikle yalancılardır.

¹: "bease=بعث" fiili yönlendirmek, var etmek, yeniden diriltmek anlamlarındadır. (müfredat :بعث) Bu ifade, önceki ifadeden ayrı olarak başlı başına onların farklı bir sözünden bahsediyor olabilir. Bir nevi "biz, yaratılmış bir şey değiliz ki iddia ettiğiniz gibi bir yaratıcı bizi yeniden başka bir hayatta(ahiret hayatında) yeniden yaratacak olsun?" dedikleri anlatılmaktadır.

Önceki cümleyle bağlantılı olup, dünyaya geri çevrilmiş olsalar yine "Biz Allah tarafından buraya yönlendirilmiş değiliz," veya "yeniden diriliş olmadı" diyecekleri belirtilmiştir.

30- RAB'lerinin karşısında duruldukları o vakit görseydin... [RAB'leri] "Bu gerçek değil miymiş?" dedi. Onlar "Tabiki, RAB'bimize yemin olsun [gerçekmiş]" dediler. [RAB'leri] "O halde gerçeği örtmekte olmanız sebebiyle azabı tadın!" dedi.

31- Allah'ın karşılamasını (mahşeri) yalanlamış olanlar kaybetmiştir. Nihayet, 'saat' kendilerine aniden geldiği zaman, sırtlarının üzerinde kendi yüklerini (günahlarını) taşıyarak "Ondaki [dünya hayatındaki] eksiklerimiz sebebiyle eyvah bize!" derler. Dikkat! Yüklendikleri ne kötüdür!

32- En yakın¹/ilk hayat (dünya hayatı) ancak bir oyun ve oyalanmadır. Korunup sakınanlar için ahiret [son] yurt daha hayırlıdır. Artık akıl etmiyor musunuz?

¹: "dünya =الدنيا" kelimesi, kur'an'da içinde bulunduğumuz gezegen manasında kullanılmaz. Bu manada "ard =أرض (yer)" kelimesi kullanılır.  "Dünya=الدنيا" kelimesi ise "en yakın, en aşağı, ilk" manalarına gelir. (müfredat : دنو) kur'an'da "son" mânâsına gelen "ahiret" kelimesinin karşısında kullanılması da, "en yakın/ilk hayat" manasında olduğunu destekler. Yaşadığımız hayat, ilk; öldükten sonraki hayat ise son hayattır.

Kelime farkını bilmeyen ve meal üzerinden hareket ederek kur'an'da hata arayanlar bu ayetle duhan 38. Ayet arasında bir çelişki iddia ederler. Halbuki, bu Ayette "dünya" kelimesi kullanılmakta ve HAYATA vurgu yapmakta iken, duhan 38. Ayette "gökler ve yer" kelimesi kullanılmış, MEKANA ve AMACA vurgu yapılmıştır. Bu nedenle çelişki ayetlerde değil; hata arayan kişilerde bulunmakta.

33- Gayet iyi biliyoruz ki: kesinlikle o söyleyenler seni üzüyor. Kesinlikle onlar seni yalancı kabul etmiyorlar²; fakat zalimler Allah'ın ayetlerini [mucizelerini] içten kabul ettikleri halde³ reddediyorlar.

¹: buradaki (قد) edatı, mazi fiilin başına gelince "-mış, - miş" anlamını verirken, muzari fiilin başına gelince fazlalık ve çokça yapma anlamı vermektedir. Örneğin şiirde: "ولكنه قد يهلك المال نائله Fakat, o malı ona nail olan çokça(قد) helak ediyor"

(Zamahşeri:keşşaf, beydavi)

²: Ebu Ubeyde, buradaki (يكذب) fiilini, if'al babından yani "yukzibu" şeklinde okumuştur. (kurtubi) if'al babından olan bu kelime, birinin yalan söylediğini bulmak demektir. (müfredat : كذب, zamahşeri:keşşaf) bu kıraat tercih edildi. Peygamberin herkes tarafından "güvenilir (emin)" diye tanınması, hatta o dönemi inkarcı kişilerin bile "biz seni yalanlamıyoruz, bizim yanımızda sen sadık/doğru söyleyen birisin. Biz, sadece senin bize getirdiğini (vahyi) yalanlıyoruz" demesi (kadı beydavi) bu tercihi destekliyor.

³: (müfredat : جحد)

34- Elbetteki senden önceki elçiler de yalanlanmıştı. Yardımımız kendilerine [elçiler'e] gelinceye kadar, yalanlanmaya ve eziyete uğramaya karşı sabır ettiler. Allah'ın kelimelerini¹ değiştirici hiçbir [şey mevcut] değildir. Elbetteki, elçilerin haberlerinden [bir kısmı] sana gelmiştir.

¹: "kelimeler" manasında olan (كلمات) kelimesi, kur'an'da tekil ve çoğul kalıbı ile pek çok manada kullanılır. Bazen "kanun" bazen "ödül, karşılık" bazen "Allah'ın kitabındaki sözleri" bazen de "verilen sözler".

Burada Elçiler'e yardım ve zafer için verdiği sözü kasıt ediyor. Ayetin bağlamında yardımdan bahsediyor oluşu ve Saffat 171-173 ayetlerinde "kelimeyi" yardım ve zafer olarak açıklıyor oluşu bunu gösteriyor.

35- Eğer, onların ilgiyi kesmesi sana büyük olduysa [ağır geldiyse] yerine içine bir tünel veya göğün içine bir yükseltici aramaya gücün yetti ise [bunu yap]¹ da onlara bir ayet/delil getirirsin. Şayet Allah tercih etseydi mutlaka onları doğru yol (hidayet) üzerine toplardı. O halde sakın bilgisizlerden olma!

¹: hazf edilmiştir (Müşkül i'rab-ul kur'an)

²: "şae=شاء" fiili "e'sera=آثر" yani "tercih etti" anlamındadır. (Maturidi: İbrahim 4)

36- Sadece duyanlar cevap olumlu cevap vermeyi diler. Ölülere¹ [gelince] Allah onları yeniden diriltir sonra da kendisine geri döndürülür.

37- Onlar "Ona RAB'binden bir (başka)¹ ayet/mucize [kısım kısım] indirilse ya?" dediler. "Gerçekten Allah, herhangi bir ayeti/mucizeyi [kısım kısım] indirmeye imkanı olandır; fakat onların çoğunluğu bilmiyor." de.

¹: onlara zaten mucize gelmiş olduğu diğer ayetlerde belirtildi. (Bakara 99, 153) burada kasıt ettikleri ise daha farklı mucizelerdir.

38- Yerde [dünyada] kımıldanan[türün]den ne varsa ve iki kanadıyla uçan kuş[türün]den ne varsa hepsi mutlaka sizin emsalinizde birer topluluklardır(ümmetlerdir)¹. Kitapta² hiçbir şeyden eksik bırakmadık. Sonra RAB'lerine doğru bir araya toplanacaklardır.

¹: İnsanlara benzer "toplumlar" oluşları, bir açıdan da hüküm bakımından bizim gibi olduklarını gösteriyor. Gerek onlara karşı davranışlarımız olsun, gerekse onların hükümleri olsun bizim gibidirler. Maide 32 ve İsra 33 ayetlerinde haksız/gereksiz yere hiçbir "cana" zarar verilmemesi emir edilmiştir. Dolayısıyla da kurban haricinde hayvanlara da zarar vermemek gerekir. Peygambere isnat edilen şu hadis de bu konuyu destekler: "kim boşuna bir kuşu öldürür ise, [o kuş] kıyamet günü Allah'a gelir ve 'RAB'bim! bu [kişi] beni boşuna öldürdü, benden faydalanmadı...' diye şikayet eder" (Fahreddin Razi)