Kurandaki problemler başlıklı 99 iddianın tamamına cevap

Ateistlerin sıklıkla kopyala yapıştır yaptığı, hatta ezici bir çoğunluğun daha okumadan tez olarak sunduğu bu yazıya özellikle tartışma platformlarında çok sık denk geliyoruz. Yazıda elimden geldiğince detaylı ve özetle anlatmaya çalıştım. Yazıda alıntı olan bilgilerin kaynakları verilmiştir… 

Rica: lütfen yazıyı paylaşın, blog sitesi üzerinden veyahut pdf olarak yazıyı özellikle sorgulayan kişilere iletirseniz sevinirim… 

Pdf link : https://docdro.id/aqpIGCe

Yazı birkaç bölüm halinde yazılacaktır. 1. Köleliği yasaklamıyor. (Bakara: 177-221), (Nisa: 24-25-36-92), (Maide: 89), (Tevbe: 60), (Nahl: 71-75), (Muminun: 5-6), (Nur: 33-58), (Ahzab: 26-50-52-55), (Mucadele: 3), (Mearic: 29-30), (İnsan: 8 ), (Beled: 12-13), (Rum: 28)

1.) ➡ Genellikle Ateistler, içinde "köle" geçen ayetleri cımbız yaparak "kuran köleliğe onay veriyor!" derler. Bir metnin, bir şeyden bahsediyor olması ona onay verdiğini göstermez. Çünkü kölelik zaten vardı, elinde kölesi olan insanlar vardı, kuran doğal olarak "köleleriniz.." diyerek onlara hüküm vermek zorunda. 🙂 Bu, kuranın onay verdiğini göstermez, zaten köleleştirmenin, firavunun yaptığı bir zulüm olduğunu şu Ayette söyler; Şuara 22 "(Musa, firavuna dedi ki) O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine KÖLELEŞTİRMENDİR." Zaten, hiçbir Ayet köleliği meşru görmemiş ve hiçbir Ayette "köle /cariye edinin" yazmamaktadır.

2.)➡ Köle edinmeye onay vermediği için MEVCUT köleler ile ilgili hükümler vardır. Bu emirler zaten özgürlüğe kavuşturma amaçlıdır.

Nur 33 "... sağ ellerinizin sahip olduklarından (köle ve cariyelerinizden ) mükatebe; özgürlük sözleşmesi yapmak isteyenlerden eğer kendileri için bir hayır görüyorsanız, hemen özgürlük sözleşmesi yapın..."

Kölenin özgürlük istemesi üzerine özgürlük anlaşması yapılmasını emir ediyor. Akla şu soru gelebilir "köle neden özgürlük anlaşması yapmayı istemesin ki; âyette 'isteyenler' diyor?" O dönemin şartlarına göre bakalım; köle olarak yaşamış, hiçbir iş bilmeyen, geçimini sağlayacak gücü olmayan bir köle, özgür olup ortada kalacağına, bir müslümanın elinin altında köle olarak kalmaya devam etmek isteyebilir. Çünkü müslüman birinin elinin altında iken, yiyecek içecek, kalacak yer, sıkıntısı yaşamıyor. "köle" adı altında ailenin bir bireyi gibi yaşıyor. Bu durumda zaten gücü yoksa köle olarak kalmayı tercih edecektir. Kur'an'ın bir anda "bütün köleleri Azad edin" dememesi de, bu yüzdendir 🙂 Sadece bu emir bile, kur'an'ın kölelere nasıl bir özgürlük yolu açtığına, olaya her yönlü baktığına güzel bir örnektir. Biraz samimi olanlar için , sadece bu ayet bile kuranın, algılandığı bir şekilde köleliğe onay vermediğine kanıttır!

Bunun yanında çoğu suçun /hatanın cezası olarak köle Azad etmek emir edilir; (Nisa 92 Maide 89, Mücadele 2). Kölelere maddi destek sağlanması (tevbe 60 bakara 177), köleleri evlendirmek ve evlilik emir edilir (Nisa 25, Nur 32).

Ayrıca şunu da belirtmek isterim ; Kölelikten ne anlıyoruz? Boynuna zincir bağlayıp, Dövülüp eziyet edilen , işkence edilen , insanlara kul edilen , her türlü ihtiyaç için kullanılan , insan yerine konulmayan, hiçbir hakkı olmayıp insandan aşağı görülen bir kurumun kuranda serbest olduğunu anlıyoruz. Bu şekilde bir kölelik İslamda yoktur, hiçbir zaman için var olmadı, bunun adı zaten "kulluk (abd عبد)"'tur. Kuran bunu yapanın firavun olduğunu söyler, Kuranda onlarca Ayette bütün elçilerin "sadece Allaha KUL (abd عبد) olun" dediği söylenir.. Kuranın "köle" dediği ailenin bir bireyi, kendisine iyilik edilen, zekat verilen, evlilik yapılan, evlendirilen, zulüm etmenin yasak olduğu, isyana zorlamanın yasak olduğu, maddi destek sağlanılan bir hizmetçilik... Kısacası; kuran köleliğin içeriğini değiştirmiş, zulmünü ortadan kaldırmış, sadece adını bırakmıştır 🙂

"2. Kadını dövmeyi emrediyor. (Nisa: 34)"muş! Nisa 34. Ayeti öncelikle doğru anlamamız gerekiyor. Öncelikle ayetin neyden bahsettiğini bulalım, ardından darabe (ضرب) fiilinin vurmak veya başka bir manaya gelip gelmediğini gramer bakımından izahını yapalım. Harfi cerr itirazına da cevap vereceğim.

En büyük yanılgı, bu ayetin Eşler arası geçimsizlik ile ilgili olduğu düşüncesidir. Bakara 229. yette, eşlerin ayrılığı durumunda iki seçenek verilir, “ya güzellikle tutmak ya da güzellikle bırakmak gerekir” denilir. Sizce bunu diyen Allah, “geçimsizlik durumunda şiddet uygula” diyebilir mi? Şiddetin olduğu bir durumda, nasıl güzellikle tutmaktan bahsedilebilir?

Tegabun 14 "Ey inananlar! Eşlerinizden size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Eğer affeder, hoşgörür ve bağışlarsanız, o halde Allah da bağışlayan ve Rahimdir"

Yani "hanımın sana düşman bile olabilir, onu affet" diyor.

Nisa 19 "kadınlarla iyi geçinin, eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki; hoşunuza gitmeyen bir şey çok hayırlı olabilir"

Bunları diyen Allah "itaat etmezse döv" der mi sizce?

Bu ayetlerden ve ayetin kendi bütünlüğünden anlayacağımız üzere ayetin geçimsizlik veya itaatsizlik ile hiçbir ilgisi yoktur.

Ayeti kısım kısım inceleyelim;

"Allahın birbirlerinden farklı kılması ve mallarından infak etmelerine karşılık, erkekler kadınların üzerinde GÖZETİCİDİR"

"kavvem = قوام" kelimesi "GÖZETİCİ; koruyucu, kollayan" mânâsına gelir. Gelenekte ilk hata, buraya sanki "hukkem=حكام" yazıyormuş gibi "hakim" manasını vermekle başlıyor. Böylece ayet, "kocasına itaatsizlik eden kadındandan bahsediyor" gibi anlaşılıyor. Halbuki ayet, tamamen kadını korumayı, gözetmeyi, desteklemeyi hedefliyor, kadının başına gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı koruma görevini erkeğe veriyor. Ayetin tamamı bununla ilgilidir.

"o halde iyi kadınlar; Allah'a itaatkar olurlar..."

 "itaatkar kadınlar" olarak meal edilen "kanitat =قانتات" kelimesi, kuran'da "Allah'a itaatkar kadınlar" manasında kullanılır. Örneğin: Ahzab 35 "inanan erkekler ve inanan kadınlar, İTAATKAR ERKEKLER (kanitin=قانتين) İTAATKAR KADINLAR (kanitat=قانتات)"

Buradaki, "inanan erkekler ve inanan kadınlar", nasıl "Allaha inanan erkekler ve kadınlar" manasında ise, aynı şekilde "itaatkar erkekler ve itaatkar kadınlar" ifadesi de, "Allah'a itaatkar erkekler ve kadınlar" manasındadır. Bundan dolayı Nisa 34 'de geçen aynı ifade "kanıtat =قانتات" “Allah'a itaatkar olan kadınlar” anlamındadır. 🙂 Eşler, sadece Allah'a itaat ederler. Birbirlerine değil, birbirleriyle sadece istişare ederler. Şura 38 "onların işleri, aralarında istişare iledir"

Eğer, buradaki "itaatkar kadınlar" ifadesinin, erkeğe itaat olduğunu kabul etsek bile, buradaki itaat, kadının kendisini koruyan erkeğe, koruma hususunda itaat etmesidir; erkeğin keyfi emirlerine değildir. Çünkü atıf "gözetmekle yükümlü" erkeklere gidiyor. Örneğin, erkek, kendi eşini tehlikeye atmaması konusunda uyarıyor, onun başına gelecek tehlikeleri fark ettiği için kendisini uyarıyor. Kadının bu konuda erkeğe itaat etmesi istenir.

"... Allahın kendilerini korumalarına karşılık, gayb'ta/yalnızlıkta kendilerini (can ve namusunu) korurlar"

İyi kadınlar, kendilerini gözeten birileri olmasa dahi, başlarına gelebilecek her türlü tehlikeye karşı kendilerini (can ve namusunu) korumakla sorumludur.

"...nüşuzundan korktuğunuz kadınlara..."

Ayetin bu kısmına kadar, kadınların korunması, Allah'a itaatkar olması ve kendilerini korumaları gerektiği anlatılıyor ve bu özelliklerin "iyi kadınların özelliği" olduğundan bahsediliyor.  İyi kadınlar: "korunan, Allah'a itaatkar ve yalnızken de kendilerini her türlü tehlikeye karşı koruyanlar" ise,

 nüşuz eden kadınlar da, tam zıttı: "korunmayan, Allah'a baş kaldıran, dik başlılık yaparak canını ve namusunu korumayan, tehlikeye atan, iffetsizlik yapan" kadınlardır.

Biraz düşünelim: Nisa 34. ayet gereğince, bir erkek kendi eşini korumakla görevlidir. Ancak eşi dik başlılık yaparak, bu erkeğin onu koruması konusunda baş kaldırıyor. Örneğin erkek "gece geç saatlerde ıssız sokaklarda tek başına yürüme. Başına bir şey gelebilir." diyor. Kadın ise dik başlılık yaparak bu sözü dinlemiyor, kendisini tehlikeye atıyor, yani ayete göre "nüşuz" ediyor. İşte! Bu durumda bir erkeğin neler yapması gerektiği anlatılıyor. Çünkü bunun önlemi alınmazsa, kadın çok daha büyük tehlikeler ile karşılaşabilir. Ayetin amacı kadını korumaktır. Bilinçli bir kadın, bu Ayette anlatılan "nüşuzu" kesinlikle yapmaz. Eğer yaparsa, neler yapılması gerektiği açıklanıyor..

".. Nüşuzundan korktuğunuz kadınlara gelince:"

Ayetteki "korktuğunuz" yani "tehafun =تخافون" kelimesi, geniş zaman fiil olduğundan "devam eden, giderek artan bir korku" manasındadır. Bundan dolayı âyette verilen üç emir de, aşama aşamadır... Bundan dolayı parantez içinde "önce, sonra" yazılabilir.

"Onlara öğüt verin, (eğer halen kendilerini tehlikeye atıyorlarsa) yatakları ayırın, (halen de kendilerini tehlikeye atıyorlarsa) darb edin"

Darb (ضرب) fiili, yalın halde “vurmak” (عن) harfi cerr'i ile “bırakmak” mânâsına gelir. Örneğin zuhruf 5. yette bu manada kullanılmıştır. Konumuz olan âyette hazf edilmiş bir harfi cerr olabilir. Ki, kuranda hazf edilmiş harfi cerr örneği çoktur. Bu Ayette hazf varsa ayetin manası “bırakın” olur.

O halde ayetin manası “nasihat edin, yataklarında terk edin ve onları BIRAKIN” olur.

Eğer bu kelimeyi “vurmak” olarak kabul edersek, ayetin asıl amacına göre anlamak gerekiyor.

Nüşuz eden/kendisini korumak yerine dik başlılık yaparak kendini tehlikeye atan kadın halen buna devam ediyorsa, verilen emir budur. Kendisini koruduğunuz/gözettiğiniz bir çocuğunuzu düşünün: ateşle oynuyorsa uyarır, devam ediyorsa biraz daha farklı tepki verir, hatta daha büyük bir zararı kendisine vermesin diyerek iki tokat bile atarsınız. Bu onun iyiliği içindir, sizin değil. Eğer bir şeyler kendisini caydırmazsa, çocuk halen ateşle oynamaya devam eder, kendisine kalıcı daha büyük zarar verebilir. yette anlatılan şey de budur. Normal (iyi) bir kadın, zaten nüşuz etmez/kendisini tehlikeye atmaz. Ancak dik başlılık yaparak kendisini tehlikeye atarsa onu bu yoldan alıkoymak gerekir. Eğer, devam ederse öldürülebilir veya tecavüze uğrayabilir. Buradaki amaç da kadının başına felaket gelmesini önlemektir.

Akla şu soru gelebilir: peki vurmaktaki ölçü?

Ayetin amacı, erkeğin kadını koruması olduğundan dolayı, bir koruyucu, gözetmekte olduğu birine yaptığı uyarı ve diğer yöntemler sonrasında hatasında devam eden birine, nasıl incitmeden, yanlışından alıkoymak maksadıyla vuruyorsa, buradaki de aynı şekildedir. Kuranın birçok âyette "haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez" dediğini hatırlayalım (Araf 55, bakara 190 gibi)

3- dünyayı düz tasvir ediyormuş (!)  Kuranda hiçbir Ayette dünyanın şekli net bir biçimde yazmaz. Bazı ayetlerde “yeri (dünyayı) yaydı” ifadesi geçer. Ancak bu kelime, dünyanın şeklinden değil, yaşama elverişli bir halde olmasından bahsediyor. Mesela, nuh 19. yette dünya için “besata = بسط” kullanılıyor. Bu kelimenin geçtiği ayetlere bakınca bile, bunun şekil ile alakası olmadığı görülebilir.  şura 27. yette aynı kelime “rızkı genişletmek/artırmak” manasında, bakara 247, Araf 69, ayetlerinde “güç/kuvvet” manasında, rum 48. yette bulutların etrafa yayılması manasında kullanılıyor. Kısaca, “düz” veya “yuvarlak” manasında değildir, “yaşama elverişli hale gelmesi,” manasındadır.

Şu videoda detaylı anlatım mevcuttur https://m.youtube.com/watch?v=MgCi-I8bXT0

4. Ayetlerde konuşanın kim olduğu belli değil. 3 ayrı özne var; Ben (Muhammed), O (Allah), Biz. (Hud: 2), (Zariyat: 51), (En’am: 114), (Hicr: 9), (Tekvir: 19-20), (Ahzab: 56) ??? Bu iddiayı ortaya atanların, edebiyat bilgisinin sıfır olduğu bellidir. Arapçada, bazen muhatap (sen) zamiri, konuşan (ben) zamiri yerine geçebilir. Bazen konuşan (ben) kendisini yüceltmek maksadıyla üçüncü şahıs (o) diye anlatabilir (kadı beydavi) kuranda bunun örneği çok görülür. En basitinden, bakara 83-84 ayetlerinde İsrailoğulları üçüncü şahıs (o) diye anlatılırken birden muhatap (sen/siz) olarak anlatılıyor. Bu bir hata değil, dilin yapısıdır. Mesela Mufredatta geçen bir Arapça şiirden örnek verelim; من يساجلني يساجل ماجدا "kim benimle[¹] yarışırsa, şerefli biriyle[²] yarışma yapmış olacak" (kaynak: lisanul Arab (سجل) maddesi)

Burada gördüğünüz gibi, şair ilk kısımda[¹] "ben" diyerek birinci şahıs olarak kendisinden bahsederken, ikinci kısımda[²] "o" diyerek kendisinden üçüncü şahıs olarak bahsetmiş. Yani kendisini üçüncü şahıs olarak anlatıyor.

Ancak ne hikmetse, hiçbir Arap buna hata demiyor. Çünkü gerçekten hata değil, bir söz sanatı sadece. fakat bizim ateistler “hata” diyebiliyor.

Günlük hayatta Türkçede bile buna benzer durumları görebiliriz. Örneğin türkçe şiirlerde üçüncü şahıs (o) birinin muhatap (sen) olarak anlatıldığı görülür. Mesela şair, orada olmayan birini “Ey falanca!” diyerek anlatır. Normal günlük konuşmada da benzeri durumlar olur. resmi bir mekanda muhatabımız tekil olduğu halde "siz" diyerek çoğul, tekil olarak kendimizden bahsederken "biz" deriz. Bu konuşmamıza da “hata” diyecek birinin ya cahil ya da art niyetli olması gerekir.

Kur'an'da da, Allah kendini yüceltme maksadıyla bazen "ben" bazen de "biz" bazen de üçüncü şahıs bir anlatımla "o" diyerek kendisinden bahseder. 14 Asır önce yazılmış Arapça bir metni, bugünün Türkçe mantığıyla yorumlayıp hata olduğunu iddia etmek mantık hatasıdır.

Her konuda bize "bin dört yüz yıldır kimse anlamadı, tek siz mi anladınız?" diyen Ateistlere şunu soruyoruz; bin dört yüz yıldır, bu kadar Arap edebiyatçısı, alimi, müfessirleri bu kitabı okumuş, kelimelerin anlamları üzerinde dahi tartışmalar çıkarmış, hiçbiri de 'dil hatası' olduğunu fark edememiş de bir tek siz Arapça bilmeden mi fark ettiniz?

5. Spermin testiste oluştuğunu bilmiyor. (Tarık: 7) Tarık 5-7 ayetlerinde “oluşur” yazmıyor “çıkıyor” yazıyor. “çıkıyor” fiili, [ayetteki (يخرج) fiili. Makaleyi okuyan herkesin Arapça bilmemesi sebebiyle, bu tür detaylara girmiyorum] bir yerden bir yere çıkmak, yola koyulmak manalarına da gelir. Mesela;  bakara 149” nereden ÇIKARSAN çık, artık yüzünü kutsal mescit tarafına çevir. Kesinlikle o Efendinden (gelen) gerçektir. Allah bilinçli olarak yaptıklarınızdan gafil değildir.” Burada “çıkmak” fiili, bir yerden bir yere ayrılmak, yola çıkmak manasında kullanılıyor. İlgili Ayette de, aynı fiil kullanılır.

 Bu ayetin bilimsel bir problemi yoktur. Emeğe saygı amacıyla, alıntı yaptığım “bilim ve yaratılış ağacı” sitesinin linkini bırakıyor ve alıntı olduğunu belirtiyorum.

<< ayeti anlamak için önündeki ve sonundaki ayetlere beraber bakalım.

5- İnsan neden yaratıldığına bir baksın:

6- Kuvvetle atılan bir sudan yaratıldı.

7- Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.

8- O (Allah), onu tekrar döndürmeğe kādirdir. (Tarık: 5-8)

Not :Bel (sulb) ve kaburga (teraib) arası denilen bölge, karın hizasına denk geliyor. Bu bölüm Leğen kemiğinden kaburga kemiklerine kadar kapsar.

Öyleyse kadınlarda çocuk oluşum mekanizmasının başlangıcına bakalım. Kadın üreme organlarından yumurtalık (ovaryum) üzerinde ayda bir defa follikül (içi su dolu baloncuk) oluşmakta ve bu follikül patlayarak içindeki yumurta (ovum) hücresini Fallop tüpüne doğru hızla fırlatmaktadır. Yazımızın sonunda bu olayın resmi konulmuştur. Baloncuktaki bu patlama sonucu meydana gelen “tazyikle fırlatılma olayı” sayesinde yumurta hücresinin gideceği yere ulaşması sağlanmış olur. (1, 2)

Hatta yumurta hücresinin tutunma yerine yani rahime varmayıp farklı noktalara tutunmasına ise dış gebelik denir ki yumurta tazyikle Fallop kanalına fırlatıldığı için bu ihtimal azalır. (3)

Bu olay tam da ayette belirtildiği gibi bel ve kaburgalar arasında yani karın boşluğunda meydana gelmektedir. >>

(Yazı Bilimveyaratilisagaci.com sitesinden alınıp içeriği biraz değiştirildi)

Ayrıca, Arapçada “bir şeyin bir parçasını söyleyerek tümünü kasıt etmek” denilen bir olay vardır. (bakınız: belegat | zikru-l ba'd, iradetu-l kul) buna göre, bir şeyin bir parçasını söyleyerek tümünü kast etmek mümkündür. Ayetteki sulb (bel) ile erkeği, teraib (kaburga kemikleri) ile kadını kasıt edip, ikisinden çıkan bir çeşit su olduğuna işaret edebilir. (belegat)

6. Her canlıyı çift yarattık diyor, bakterilerden haberi yok. (Zariyat: 49) Zariyat 49. yette “canlı” kelimesi geçmez. “her şeyden zevceyn (🌟) yarattık” der. Öncelikle küçük bir mantık yürütme yapalım; Ayetteki “zevceyn” kelimesinin erkekli dişili eş olarak kullanıldığını farz edelim; Ayette “canlı” kelimesi geçmediği için, doğal olarak bu var olan her şeyin çift olduğunu söylemektedir. Peki birisi çıkıp da “Ey Muhammed! Taşın, tahtanın erkeği dişisi yok” diyemez miydi? Çünkü o dönemde yaşayan bir insan, her varlığın erkekli dişili eşi olmadığını bilebilir. Ayrıca, İslama göre meleğin de erkeği dişisi yoktur. Peki bu durumda, kur'an'ın yazarı, neden Kendisinin bile bileceği bir durumda neden kendi inancıyla çelişen bir şeyi söyleyerek kendini ele versin ki? Sadece bunu düşünürseniz bile, ayetin kastettiği şeyin “erkekli dişili eş” olmadığını görebilirsiniz.

Gelelim mânâsına: Zevc, kelimesi, kur'an'da tekil ve çoğul kalıpları ile “çeşit, sınıf, benzer, zıttı” manalarına gelir. Bakteriler olsun, atomlar olsun, mikro (atom altı) dünyadan makroya her şey bir zıttı veya bir benzeri veya bir terkibi ile mevcuttur. Bu durumda ayetin bilime aykırı bir tarafı yoktur.

"7- güneşin çamura battığını iddia ediyor. (kehf 86)"muş!  Kehf 85-85 “güneşin battığı yere varıncaya kadar bir sebep (vasıta) tuttu. [güneşin battığı yere varınca] onu [güneşi] kara bir gözde batarken buldu ve onun yanında bir toplum buldu…” Bu Ayette olay, Zülkarneyn'in gözünden anlatılıyor, örneğin “falanca kişi, falanca kasabaya gelince orayı terk edilmiş buldu” deriz. Bu, kasabanın gerçekten terk edilmiş olduğunu değil, oraya gelen kişinin kasabayı öyle gördüğüne işaret eder.  Ayriyeten Bu konuyu “Zülkarneyn, bir sebep tutarak göğe çıktı, güneşi kara deliğe batarken buldu” şeklinde anlatan da vardır. (bkz : İskender türe, Zülkarneyn kitabı) mantıksal açıdan bakacak olursak, o dönemde kabul edilen düz dünya modelinde bile güneşin bir yere batması söz konusu değildir. Güneş sadece gözden kayboluyor herhangi bir yere batmıyor.  Alıntı olarak bu makaleyi de okumanızı tavsiye ederim ; eski Mezopotamya’nın “Güneşin doğduğu ülke” ve “Güneşin battığı ülke” diye adalandırdığı iki ülke vardı. Bu ülkeler muhtemelen devrinin büyük yerleşim yerlerini anlatıyordu. Güneşin doğduğu ülkeden kasıt Hindistan veya Çin gibi ülkeler olabilir, fakat güneşin battığı ülke ile hangi medeniyeti kast etmiş olabilir bakalım. Eski Mısır’lıların taptığı bilinen en eski Tanrı’nın ismi Atum’dur. Milattan önce 2345 —2181 yıllarında Eski Mısır’da Ra-Atum veya Atum-Ra inancı yani “Akşam Güneşi”, “Batan Güneş” inancı ortaya çıkmıştır. [5] Bu dinin ana tapınağı Heliopolis (Güneş şehri)dir. Bu günkü Kahire’nin yakınlarındadır. Büyük Ra tapınağının güney doğusunda Atum-Ra yüksek rahiplerinin mezarları bulunmuştur (M.Ö 2345-2181). Heliopolis şehrinin Arapça adı “Ayn Şems”dir. Güneşin gözü veya Güneşin Pınarı anlamındadır. Nil Nehrinin 8 kilometre doğusundadır. Tevrat’ta birçok peygamber kıssasında ’ir hašemeš’ “Güneş Şehri” veya Beth Shamas adında bahsedilmektedir.[5] Yine aynı dönemlerde gelişen “Ra’nın Gözü” kavramlarını da bilmek gerekir. Eski Mısırda Ra Güneş tanrısıdır. Bu kavramda ortasında Güneş bulunan sağ göz vardır. Göz karşısında olana kızgınca, dik dik bakmaktadır. Bu göz sağ yanında Nekhbet ve sol yanında Wadjet tarafından eşlik etmektedir. Bu şekil tanrı Ra’nın gücünü, koruyuculuğunu, gazabını ifade etmektedir. Aşağıdaki resimde Ra’nın gözü. Sağında Nekhbet, solunda Wadjet tarafından eşlik edilmektedir. Kanatlı (sol göz) göz ise Horus’un gözüdür ve Ay’ı temsil etmektedir. Yine Mısır’da “herşeyi gören göz” diye bilinen bir sembol vardı ki bu sembol daha sonra tapınakçılar tarafından kullanılmaya başlandı. Bu sembole Yahudi inanışında da “herşeyi gören göz” denir. Güneş bu gözde doğar ve batar. Yine Ra’nın veya Horus’un gözünü temsil eder.

Şimdi bu bilgiler ışığında Kehf 86 ayetine bakalım:

“Güneşin grup ettiği yere ulaştığı zaman, onu (güneşi) bulanık bir gözde batarken buldu.”

Ayette kullanılan Ayn kelimesi göz anlamında olup, suların çıktığı yere de “su gözü” ve “göze” dendiği için meal yazarları bu anlamını esas almışlar ve güneş bir “pınar” içinde veya “kara balçıklı su” içinde batıyordu anlamı vermişlerdir. Oysaki ayetin Arapçasında pınar tabiri yoktur, Ayn yani göz demektedir. Ayette geçen hamietin kelimesine kara balçık anlamı vermişlerdir. Fakat bu kelime birçok anlam içerdiği gibi göz kelimesine uygun olarak “kara” ve “yakın” anlamları da vermektedir. Bu açıdan pınar veya kara balçık tabirinin yorumlara dayanmakta olup ayetin tam anlamını vermediğini bilelim. Kelimenin anlamının “kara göz” olması daha uygun görünmektedir.

Araştırmalarıma göre güneşin göz’de batması ifadesi güneş tanrısı Ra’nın gözünü ve yine Horus’un gözünü ifade etmektedir. Buna göre bir Mezopotamya kralı olan Zülkarneyn batı yolculuğunu Mısır’a yapmış ve İmago Mundi haritasında belirtilen “Güneşin battığı ülke” tabiri ile Mısır’a ulaşmıştır. Orada putperest insanlar buldu ki bu insanlar Güneşin battığı göze tapıyorlardı. Burada gördüğü hiyerogliflerde güneş gözün içinde batıyor olarak tasvir edilmişti ve Kuran, Zülkarneyn’in bu seferinin nereye olduğunu belagatlı bir şekilde ipuçları ile bu şekilde anlatmıştı. Veya bu tapınakların bulunduğu şehrin ismi Heliopolis “Güneşin gözü” anlamına geldiği için ayet “güneş gözde batıyor” derken bu şehri kast ediyordu. Ve bu şehirde güneşin içinde doğup battığı bir göz sembolüne tapan bir halk bulmuştu. Öyleyse ayete “Güneş’i bir pınar içinde veya kara balçık içinde batarken buldu” anlamı vermek yanlış bir mealdir. Doğru meal şu şekilde olmalıdır: “Güneşin battığı yere (denilen ülkeye) varınca, kara bir göz içinde bir güneş batımı buldu” Kehf86 Bu konuyla ilgili yazı, Bilimveyaratilisagaci.com sitesinden alıntıdır. Kaynaklar sitede mevcuttur.  8- yıldızlar şeytanın atış tanesi olduğunu söylüyor (mülk 5) İlgili Ayet şöyledir “en yakın semayı, lambalar ile donattık, şeytanlar için rucum yaptık” İlk olarak kelimeler hakkında birkaç bilgi vermekte fayda var; ➡ Sema (سماء) kelimesi her ne kadar tekil olsa da, çoğul yerine de kullanılabilir (müfredat: سما) kuranda sema kelimesi tekil olduğu halde, çoğul zamiri aldığı ayet mevcuttur. Bundan dolayı âyet “en yakın gökleri(semaları)” mânâsında olabilir.

➡ Ayette kullanılan “mesabih= مصابيح” kelimesi, “misbah= مصباح” aslen lambalar mânâsına gelir. Yani buradaki kasıt, yıldızlar ‘olmayabilir’

➡ Rucum/recm bildiğimiz “taşlamak” mânâsına gelir, bu kelime aynı zamanda “uzaklaştırma /kovma” mânâsına gelir. Kuranda örneği mevcuttur, sözlükte de bu manayı görebiliriz (müfredat)

Ayette dikkat edilecek olursa, en yakın göğün/göklerin lambalar ile süslenmiş olduğu ve şeytanlar için uzaklaştırma/taşlama görevi olduğu yazıyor. Bu lambalar , yıldızın kendisi değil, yıldızlardan kopan bir ateş parçasıdır. Aynı görüşü, asırlar önce yaşamış, fizikçi bir müslüman olan Fahreddin Razi, ilgili ayeti tefsir ederken söylemiştir. . Kuyruklu yıldızlardan kopan parçalar, atmosfere girer.

Sıradan bir insan, göğe bakınca kayan şeylerin yıldızlar olduğunu zanneder. Fakat kur'an, özelikle “yıldız(necm=نجم)” yerine “lambalar” demiştir. Sadece buradan bile, iddianın geçersiz olduğunu görebilirsiniz..

Bilimveyaratilisagaci.com sitesinden alınan bir yazıyı da buraya bırakıyorum;

Saffat 6: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” Ayetini ele alıp, kuranın yıldızları atmosferde sandığı iddiasını ileri sürüyorlar ve bu ayet etrafında dalga geçiyorlar. Biz daha önceki yazılarımızda Kuran’ın üstümüzde bulunan ve görünenler için “gök” tabirini kullandığını açıklamıştık. Bu ayetlerde bazen atmosfer için bazen ise tüm uzay için gök kelimesini kullanıyordu. Çünkü insanlar eskiden uzay ve atmosfer diye ayrıma gitmiyordu ve anlayabilecekleri böyle terimler geliştirmemişti. Aslında ateist arkadaşlarda bu durumun farkındaki bazı ayetlerde “gökler” tabiri ile tüm uzayı örnek göstererek dalga geçmeye çalışır bazı ayetlerde ise atmosferi örnek göstererek. Örneğin yukarıdaki ayette atmosferi örnek gösteren kişiler, “Hac 65: Gökleri yerin üzerine düşmesin diye tutarız” ayetinde ise buradaki kastın uzay olduğunu söyler. Bu şekilde bakarak her iki ayeti de çelişkili göstermeye çalışırlar. Oysaki birinci ayette uzay tabiri ikinci ayette atmosfer tabirini yani tam tersini kullansalar bu ayetlerin ne muhteşem bir bilimsel mucizeden haber verdiğini göreceklerdi. Fakat görmek işlerine gelmiyor. Neyse, ikinci ayetin nasıl bir mucize barındırdığını daha önce göstermiştik. Şimdi sıra gelelim ilk ayete. Kuran “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” diyor. Çok doğru demiş ve bir mucize olarak bilimde şu an aynısını diyor. Nasıl yani? Uzayın katları var da en yakın uzay katında yıldızlar mı var? Diğer katlarda yıldızlar yok mu yani? Evet, şu an bilim insanlarının tespitine göre aynen böyle. Uzay bigbang patlama noktasından itibaren oluşan yüksek sıcaklık ve hızın etkisine bağlı olarak atom ve atom altı parçacıkları birbirleriyle değişik düzeyde birleşmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz madde ve atomlar yerine farklı farklı madde ve buna uygun gök cisimleri gelişti. Uzay farklı katmanlara sahip olarak genişledi. Farklı katmanların farklı fiziksel düzenleri, yasaları ve sabitleri var. En son kattaki, yani içinde bulunduğumuz kattaki fiziksel yasalar ise yıldızların ve galaksilerin oluşumuna izin verecek yapıdadır. Her katta zaman farklı akar, fakat diğer katların yasalarının tam olarak anlaşılması henüz mümkün değil…  Planck teleskobunun verileri açıklandığı 2013 yılından beri bu konuda çok sayıda makale yazıldı. Marco Bersanelli, (Milan Üniversitesi, İtalya) bu konuyu şöyle açıklıyor: “Büyük patlamadan sonra Evren bugün içinde yaşadığımızdan çok farklıydı ve ilk yıldızların oluşması uzun zaman aldı.” Bulgular 13.5 milyar yıllık evrenimizin son 300-400 milyon yılında yıldızların ve galaksilerin oluştuğunu gösteriyor. Bundan önceki katmanlarda ise yıldızlar yoktu... Kuran ne diyordu: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” Yani yıldızlar diğer yerlerde değil sadece evrenin bu katmanında var…” (Yazı, ilgili siteden alınıp içeriği kısaltılmış bir şekilde yazıldı. Kaynaklar, sitede mevcuttur)  "9. kutuplar yok, en kuzey ve en güney de nasıl oruç tutulabilir? Bir malumat yok. (Bakara :187)  İslamdaki emirlerin evrensel, ancak emir ediliş şeklinin lokal olduğunu belirtmek isterim.  Lokal oluşunu şöyle anlatayım: Örneğin savaş ortamında inmiş bir ayet olan Muhammed 4. Ayet, “..boyunlarını darp edin” der. O dönemde, ok ve başka türlü savaş vasıtaları ile de düşmanın infaz edildiğini biliriz. (bkz :uhud savaşı, hayberin fethi), bu Ayette boyunları vurmayı emir ediyorken, başka türlü bir şeyle düşmanı infaz eden biri bu ayete aykırı hareket etmiş olmaz. Çünkü hitap lokal olarak gelmiş, mesajı evrensel olarak gelmiştir. Mesajı “düşmanı infaz etmek” hitap şekli “düşmanın boynunu vurmak” bu sebeple, ayetlere “ne yazıyorsa o” mantığında değil “ne mesaj veriliyor?” mantığıyla bakmak gerekir.  Şimdi oruçla ilgili şu Ayete bakalım; Bakara 187 “şafağın bir kısmında, beyaz iplik siyah iplikten, size göre ayırt edilene kadar yiyin ve için. Sonra geceye doğru [akşam vakti] orucu tamamlayın” Hitap ettiği kişiler için bu iki vakit sabah ve akşama denk geliyor. Örneğin o dönemde bu süre 15 saate denk geliyor ise, kutuplarda ve güneyde yaşayan bir insan da aynı şekilde 15 saat oruç tutmak zorundadır. Çünkü ayetin mesajı budur.  Ayrıca: kutuplarda güneş sabit değil, halen hareket halinde olduğu için, orada yaşayan insanlar da sabah ve akşam vakitlerini belirliyor.  Bu sebeple eksiklik İslamda değil, ayetlerin mesajını anlamayan İnsanlarda…  10. milyonlarca yıl hüküm sürmüş dinozorlar yok ama deveden bahsediyor. (gaşiye: 17) Kuranın amacı var olan her şeyden bahsetmek değil ki dinozorlardan bahsetsin? Kuranda o dönem insanının bildiği her şeyden (mesela: akrep) bahsetmiyor. Kuran sadece örnek olarak, etrafına baktığı zaman görebileceği şeylerden örnek veriyor. Yaz, kış, bitkiler, yıldızlar, dünya, kara, deniz gibi basit şeylerden örnekler veriliyor. Eğer kuranda “var olan her şeyden haber vereceğiz” şeklinde bir ayet olsaydı, bu iddia ciddiye alınabilir bir konu olurdu.  11. İnsansı canlılar olan Neanderthal yok ama olmayan melekler, şeytanlar ve cinler var. (Bakara: 102), (En’am: 8-9), (A’raf: 20) 10. Maddede söylediğimiz gibi, kuranın amacı var olan her şeyden bahsetmek değil, sadece örnek vererek yaratıcının eseri hakkında düşünmeye sevk etmektir. Kuranda bahsedilen metafizik varlıkların (şeytan, melek gibi) varlığı konusuna gelince; Biz Müslümanlar körü körüne inanışçı (dogmatik) değiliz. Kanıta bakarak inanırız. Evrenin sistematik yapısına bakıp bir yaratıcının varlığını görüyor, kuranın 1400 yıl öncesinden kozmoloji doğa ve yaratılış hakkında o kadar çok konuşup bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen günümüz bilimine zıt herhangi bir ayeti olmayan aksine isabetli ve bağdaşabilen ayetleri olan bir kitap olarak bize mucize sunuyor oluşunu da delil alarak, kuranın evreni yaratan tarafından gönderildiğini anlıyoruz. Melek, şeytan ve cin gibi varlıklar da, kuranda yazdığı için inanıyoruz. Bu, kurana kanıta dayalı olarak iman etmemiz sebebiyle, körü körüne inanışçı olmak değildir, kanıta dayanarak iman etmektir. Bu yüzden “olmayan, ispat edilmemiş” gibi kavramlar bu konuda geçersizdir. Bizim için varlıkları kanıtlanmıştır.  12. Beyin kelimesi yok. Beyin yerine düşünme organı olarak kalp anlatılıyor. (Muhammed: 24), (A’raf: 179), (Hacc 46), (Ali İmran: 119) Kelimelerin manası, zamanla değişime uğradığı için, kur'an'ın “kalp” derken neyden bahsettiğini anlamak için eski metinlere bakmak gerekiyor. Biraz kelime manası üzerinde duralım ;

Kalb قلب kelimesinin manası, "döndürmek" demektir. Şu ayetlerde kullanılmıştır ; (Araf 125 Alimran 144, şuara 227)

Araf 125 "قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ" "Onlar: Biz zaten Rabbimize DÖNECEĞİZ dediler"

(inne... munKALiBun انا... منقلبون [döneceğiz])

"peki döndürmek ile kalp(?) ne alaka?" Kalp kelimesi için verilen manalardan birisi RUHTUR. İnsanın ruhu da çokça değişen/dönen olduğu için ruha "kalp" adı verilmiştir

En eski sözlüklerden birisi Ragıp isfehani bu kelime hakkında şunu söyler ;

🌟 "İnsanın 'kalbine' gelince, deniyor ki ; çokça değişken olduğundan dolayı bu adı almıştır. Kalbin eylemi veya özelliği olan RUH , ilim, şecaat vb manalarda 'kalb قلب' diye adlandırılır..

Ahzab 10 'kalbler gırtlaklara gelmiştir' ayetinde geçen kalb ise RUH anlamındadır...... Enam 25 tevbe 87 ayetlerinde ise 'kavram ve anlayış' olarak kullanılmıştır

Hac 46 'gözler kör olmaz lakin merkezdeki Kalbler kör olur' Ayetinde gecen kalb kelimesi ise bir görüşe göre akıl, bir görüşe göreyse RUHTUR. Yalnız akıl diyenlerin görüşü isabetli değildir. Çünkü akıl için bu doğru değildir. Burdaki mecaz şuradaki mecaza benzer ; Bakara 25 "altlarından nehirler akan cennetler" Zira nehirler akmaz, akan şey sulardır.

Ahzab 66 'تقليب' çevirmek manasında kullanılmıştır. Şuara 219 'تقلب' dolanmak dolaşmak demektir 🌟

En eski kuran sözlüklerinden birisi isfehani, kuranın hiçbir ayetinde "kan pompalayan organ /kalp" manası vermemiştir. Bu da "kuranda kalb kelimesinin 'kan pompalayan organ /kalp' manası yoktur" tezimi de doğrulamaktadır.

Ayrıca Bunu sadece kuran ayetleri ile de ispat edebiliriz;

Kaf 37 "Kesinlikledir ki bunda, KALBİ olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır." Sadece bu Ayette bile kalp (قلب) kelimesinin, kan pompalayan organ /kalp manasında olmadığı açıktır. Çünkü her insanda kan pompalayan ; kalp var. Burada sadece iman edenlerin sahip olduğu bir 'kalp' den bahsedilmiştir. Bu da kalp (قلب) kelimesinin kan pompalayan organ olarak kullanılmadığına kanıttır.

Ek bilgi olarak şunu da belirteyim;

Hac 46 "...gözler kör olmaz, lakin sudurda (🌟) olan kalpleri kör olur...

🌟Meallerde "göğüsler" anlamında meal edilen "Sudur صدور" kelimesi "sadr صدر" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime için bilgi vermekte fayda var; Bu kelime sadece "göğüs" anlamında değildir. Lisanul Arab, bu kelime için şunu söyler;   ".. وصَدْر كل شيء: أَوّله.." [sadr, her şeyin evveli/ilkidir] Kuranda kasıt edilen "sadr صدر", göğüs anlamında olmayabilir. Bu anlamda olsa bile, ruhun manevi olarak göğüste bulunduğunu gösterir. Ek bilgi olarak belirtmek istedim..

Ayrıca, alak 15-16 ayetlerinde “yalancı günahkar ALIN” ifadesine dikkat edelim. Alın yani baş bölgesi, ancak düşünce merkezi ise yalancı günahkar olabilir. Bu ifadeden dolaylı olarak beyne atıf olabilir.

Bir bilgi daha ; kalbi "kan pompalayan organ" kabul edersek, “kalplerin kendi beyni” veya “kalp-beyni (heart-brain)” olarak da adlandırılan “nöral hücreler” olarak adlandırılan beyin hücrelerini içerdiklerini bildiren çok sayıda araştırma var.

 [Goldstein, D.S., Neuroscience and heart-brain medicine: the year in review. Cleveland Clinic journal of medicine, 2010. 77(0 3): p. S34.]

(konuyla ilgili daha fazla bilgi ve kaynak için, bilim ve yaratılış ağacı sitesinin, konuyla ilgili makalesini okuyabilirsiniz)

13- mirastan pay konusunda kadına karşı adaletsiz (Nisa 11-12) Aksine Gayette adildir. kur'an evin geçimini, kadının ihtiyacı olan herşeyi erkeğin omuzuna yüklüyor, (bakara 233) üstüne evlenirken erkeğin kadına mehir vermesini emir ediyor. (Nisa 24-25) ve erkek eğer ayrılırsa bu mehirden bir çöp dahi alamıyor (Nisa 20) Kadınını bu şekilde bir sorumluluğu olmadığı için mirastan kadının 1 erkeğin 2 almasını vasiyet eder.

Bu oldukça adil bir emirdir. Ateistlerin iddia ettiğinin aksine ; eğer kadın ve erkek mirastan ikisi de eşit almış olsaydı, erkeğin mehir vermesi ve kadınları gözetleyci olmasından dolayı erkeklere adaletsizlik olurdu.

14- kadın ve erkeği şahitlik konusunda eşit tutmuyor. (bakara 282) zina şahitliğinde ; kadın 4 defa yemin ederse cezadan kurtuluyor (Nur 8-9) Bu konuda kadının şahitliği erkeğin şahitliği ile eşit tutulmuştur.  Talaka kadın - erkek ayrımı yapılmadan iki şahit istenir, burada da erkek ve kadın eşit tutulur. (talak 2) Zina şahitliğinde 4 şahit istenir ve cinsiyet ayrımı yapılmaz (Nisa 15) Vasiyet meselesinde 2 şahit istenir ve yine kadın - erkek ayrımı yapılmaz (Maide 106) Bakara 282. yette şu ifadeler geçer “... Bu daha sağlamdır… yazana da şahitlik edene de zarar verilmesin..”  Ayet bu şekilde iki kadın bir erkek şahit isteme sebebini bu kısımlarda anlatıyor. borçlular arasında kavga çıkması sonucunda, kadına zarar verilebilir. Bu sebeple âyette iki kadın ve bir erkek şahitliği tavsiye edilmiştir.  Diğer konularda şahitlik için bir ayrım yoktur. “kimse anlamadı tek sen mi anladın?” diyecekler için, bir de hadis ekleyelim.  “Ukbe dedi ki: Zenci bir cariye geldi, ben sizin ikinizi de emzirmiştim dedi. Bunu Nebi (s.a.v)’e anlattım, benden yüz çevirdi. Önüne geçtim ve tekrar anlattım, dedi ki: “Nasıl olacak? Cariye ikinizi de emzirdiği kanaatinde’’. Sonra kadınla evlenmesini yasakladı.” (Buharî, Şehâdât, 13)  Bu hadiste şuna dikkat edin; Kadın TEK BAŞINA gelip, hadiste bahsedildiği üzere o iki kişinin süt kardeşi olduğunu söylüyor. Halbuki kadın TEK BAŞINA şahitlik ediyor. Buna rağmen peygamber “iki kadın gerekir başka şahit getirsin” demeden, onun şahitliğini geçerli görüp, evliliği yasaklıyor. Sadece buradan bile , peygamberin tek başına bir kadının şahitliğini saydığı açıkça bellidir.  15- sadece Arap kavmi için yazılmış. (Fussilet: 44), (Yusuf: 2), (Şuara: 198-199), (Enam: 92) Hiçbir Ayette “sadece Arap kavmine yazdık, başka kimseye hitap etmiyor” yazmaz. Aksine, kalem 52. yette “kesinlikle o [kur'an] âlemler için bir zikirdir” der.

Delil alınan ayetlere bakalım; Fussilet 44 “onu yabancı bir Kuran (okunan) yapsaydık, mutlaka ‘onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? ‘derlerdi.”

Buradan Arap kavmine mahsus olduğu sonucu çıkmıyor, inkar eden kişilerin ne olursa olsun yine inkar edeceklerini ve bahane üretecek oldukları vurgulanıyor. Ayrıca “açıklanmalı değil miydi?” sözüne dikkat edelim. Kur'an, bize kendi dilimizde açıklanıyor.

Yusuf 2 “okuyup anlayasınız diye Arapça bir kur'an olarak indirdik” buradan da kur'an'ın Araplara mahsus olduğu sonucu çıkmaz.

Varsayalım ki; böyle bir ayet yok, bir müslüman “kur'an'da ‘Arapça indirdik’ şeklinde bir ayet yok, demek ki evrensel” dese ne kadar mantıklı olur? Elbetteki mantıksız olurdu. Aynı şekilde “kur'an'da ‘Arapça indirdik’ yazıyor, o halde sadece Araplara hitap ediyor” demek de mantıksız olur. Çünkü kur'an'ın verdiği hükümler evrenseldir. İlk muhatabı Arap olduğu için doğal olarak “Arapça indirdik” demesi gerekir. Bugün yazılan pek çok bilimsel kaynak, İngilizce yazılıyor. Bu kaynakların İngilizce oluşu, onların İngilizce bilmeyen kişilere hitap etmediğini göstermez, çünkü verilen bilgiler evrenseldir.

Şuara 198-199 “Eğer onu yabancılardan birine indirmiş olsaydık, o da onlara okumuş olsaydı, inanacak değillerdi “

Şuara 195. âyette, Kur’an’ın tam olarak anlaşılabilmesi için “açık bir Arapça” ile indirilmiş olduğu ifade edilmişti. Ancak Hz. Peygamber Arap, getirdiği mesaj da Arapça olunca müşrikler bunu kendisinin uydurduğunu iddia ettiler (bk. Hûd 11/13). Oysa Allah mesajını Arap olmayan birine Arapça olarak indirse ve onun okumasını sağlasaydı –uydurdu diyemezlerdi ama– yine de iman etmezlerdi (Şevkânî, IV,114) veya Kur’an’ı bir yabancının diliyle vahyetmiş olsaydı inkârcılar bu sefer de mesajı anlayamadıklarını ileri sürerek yine inanmayacaklardı (krş. Fussılet 41/44). Yani ayetin kastettiği olay bu, Arap kavmine mahsus oluşu ile alakası yok.

"16. Peygamberin seks sırası anlatılıyor. (ahzab 51)" muş!  Hayır, Ahzab 51, Ahzab 50. Ayete atıf olarak “dilediğini [nikahına] alırsın, dilediğini [nikahına] almaktan vazgeçersin” manasındadır. İlişki sırası ile alakası yoktur.

“kimse anlamadı tek sen mi anladın?” diyecekler için belirteyim; Ibni Abbas da böyle anlamıştır, (kaynak: kurtubi ilgili ayet,) Her şeyi denetleyen Allah, evlilikte kişiyi serbest bıraktığını söylüyor. Hitap her ne kadar peygambere yönelik olsa da, evlilikte serbestlik her Müslümana yöneliktir.

17. Birçok ayet birbirini yalanlıyor. İlk müslümanın Muhammed, Musa ve İbrahim olduğuna dair ayrı ayrı ayetler var. Hangisi belli değil.(A’raf: 143), (En’am: 163), (Ali İmran: 67) Kuranda birbirini yalanlayan hiçbir ayet yoktur. Ateistlerin bugüne kadar “çelişki” diye iddia ettiği ayetlere en defalarca kez cevap verilmiştir. İlgili ayete gelince; Ragıp isfehani el müfredat (10. Yüzyılda yazılmış bir sözlük)  “ben Müslümanların ilkiyim” ayetlerinde geçen “ilk” diye meal edilen “Evl= اول” kelimesinin "uyulacak kişi, önder" manasında olduğunu söylüyor. (müfredat : اول maddesi)  Zaten kur'an'da bu şekilde kullanımı da mevcuttur. Örneğin Nisa 59 'da " وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ [sizden olan emir önderleri(اولى)]"  Enam 163 ve Araf 143 "ben Müslümanların ilkiyim" ayetlerini isfehani "ben iman ve İslam konusunda uyulacak /önder kişiyim" olarak yorumluyor.   her peygamber, kendi toplumunda, inananların önderi olmuştur. Sonuçta, ayetlerde çelişki yoktur. 🙂  18. “El, ayak kesme, sopayla dövme gibi akıl almaz ceza yöntemleri öneriyor.” (Maide: 33-38)  Maide 33. Ayet terör suçunun cezası olarak; “asma, sürgün,” gibi cezalarla birlikte, yurtta bozgun çıkaranlara yönelik birkaç ceza önerir, Bu cezalar suçun seviyesine göre uygulanır. Nahl 126. yette bir ceza verirken ancak suçun misliyle ceza vermeyi emreder. Terör suçunu işleyen biri, masum halka nasıl bir saldırı yaptıysa, aynı şekilde ceza kendisine uygulanır. Yapılan saldırı “akıl almaz” olunca, verilen cezanın da “akıl almaz” oluşu gayet normal ve eleştiriye kapalıdır.

Bu ayetle ilgili çarpıtma yapılıyor. Bazıları bu ayetin inanmayan kişilere yönelik bir ceza olduğunu söyler. Kur'an bütünlüğüne bakarak, bu iddiaya cevap verelim;

Öncelikle kur'an'da sadece ; mazlumları koruma, (Nisa 75) kendini savunma, (bakara 190) fitne(azab) baskı ve bozgunculuğun ortadan kalkması (bakara 190 - 193) için savaşmak vardır. 🌟

Onun dışında, dini farklı kişilere bile savaş açmadığı sürece iyilik etme emri vardır. (Mümtehine 8 Fussilet 34) Barışı emreder. (Enfal 61) 🌟

Yunus 99 "Allah dileseydi herkes hidayet bulurdu. Yoksa iman etmeleri için dine zorlayacak mısın?"

Bakara 256 "dinde zorlama yoktur"

inkar etmek, fesat ise neden bu Ayette "savaşın" demiyor da zorlamanın yanlış olduğunu söylüyor?

Mümtehine 8 "Allah sizinle dini uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adil davranmanızı yasaklamaz"

Savaşa teşebbüs etmediği ve sürgün etmeye çalışmadığı sürece iyilik etmeye müsaade olduğuna göre "inkar etmek, fesattır." demek bu ayetle çelişir. Çünkü, ayette kastedilen kişiler, zaten inkar edenlerdir.

Bakara 190 "size savaş açanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın haddi aşmayın."

Savaş açıldığı sürece savaşın olduğunu söylüyor. Eğer, “inkar etmek, fesattır.” iddiası doğru olsaydı, “'savaş açanlara karşı savaşın” demez, “'inkar eden herkesle savaşın” derdi.

Enfal 60-61 “onlar (size savaş açanlar) barışa yanaşır ise sende BARIŞA YANAŞ "

Bu ayette, savaşta olunan bir topluluğun barış teklif etmesi sonucu barışı emir ediyor.

"inkâr edenlere fesatçıdır" mantığına göre bu âyetin olmaması gerekiyordu. Çünkü bu mantığa göre ;inkar da olduğu sürece barış istese de savaş olacak. (!) 🙂

Nisa 140. "Allahın ayetleri ile ALAY EDİLEN bir ortamda onlar başka bir söze geçinceye kadar onlarla oturma"

Eleştiriyi veya inkar etmeyi geçin, doğrudan Allah'ın ayetleri ile alay olmasına rağmen "onlarla savaşın" demiyor. Bu ayetten dolayı “eleştiri yapmak ve inkarcı olmak, fesattır” iddiası doğru olamaz.Fesat فساد, barışın tam zıttıdır. Yani terör, savaş, bozgun mânâsına gelir Şu ayetleri kontrol ediniz; 2:11, 2:30, 2:205, 7:56, 26:152.

Bakara 11- “yeryüzünde bozgun çıkarmayın” denildiği zaman “biz ancak ıslah ediyoruz” derler.

Mesela burada ıslah etmenin, barışın tam zıttı olarak kullanıldığı ayette görülüyor. Özellikle de “fil ard = yeryüzünde” ifadesi ile birlikte geldiği ayetlere bakarsanız, dediğim manayı tasdik ediyor.

Birde sonraki ayete bakalım. ➡ Maide 34. ": Ancak, siz kendilerini yenip ele geçirmeden önce HATASINDAN VAZGEÇENLER müstesna..."

Yani ayette anlatıldığı şekilde bir bozgunculuk, savaş çıkarmaya çalışıp, kendileri yakalanmadan önce hatasından vazgeçenlere ceza olmadığını söylüyor…

Sonuç olarak: ilgili ayetin iddia edildiği gibi, inkarcı olmakla bir alakası yoktur.

Maide 38. yette “hırsızlık yapmakta olan kadın ve hırsızlık yapmakta olan erkeğin eyd'ini kesin “emri geçer.

Eyd, arapçada “eller” mânâsına geldiği gibi, güç/kuvvet mânâsına da gelir. (müfredat: يد) mesela “[وقع يد عدلٍ] adaletin gücüne düştü” denilir ki burada da (يد) kullanılmıştır. (müfredat: يد)

buradan yola çıkarak ayete “güçlerini kesin/engelleyin” manası verilebilir. Kur'an'da “ellerini çekti” “Allah'ın eli onların üzerindedir” “bu elleriniz ile gönderdiğiniz şeylerin karşılığıdır” gibi ayetlerde “güç/kuvvet” anlamında kullanılır.

Ayrıca, Yusuf 32. yette, Yusuf'a hayran kalan kadınların ellerini kestikleri anlatılır. Bu ayette de Maide 38. yette geçen (قطع) fiili kullanılmıştır. Kadınların ellerini sadece çizdikleri bellidir. Buradan hareketle, hırsızlık yapanların sadece ellerinin yaralanması manasında olduğu söylenebilir.

 Ancak, fiziksel olarak kesmek manasında kabul edersek, kur'an bütünlüğüne bakalım;

Mesela biri açlıktan dolayı veya başka bir sebepten dolayı hırsızlık yaparsa ona el kesme cezası verilemez. Bakara 178. yette yasak olan yiyecekler sayılır, “kim mecbur kalırsa, aşırıya gitme olmadan ve sınırı çiğnemeden (saldırganlık yapmadan) ona (bunları yemekte) günah yoktur” denilir. Buradan kıyasla “zaruret, yasakları mubah yapar” hükmü çıkar. Bir insan açlık sebebiyle bir ekmek çalsa, bu ayete göre mubah bir fiil işlediği için hırsızlık cezası verilemez. Aynı mantığı, halife Ömer de savunmuştur. Kıtlık yılında, hırsızlığa mecbur kalacaklar olabileceği için hırsızlığa el kesme cezasını vermemiştir. (kaynak: Aöf, ilahiyat fakültesi ders kitabı “ilk dönem islam tarihi” hz. Ömer dönemi. Hz. Ömer, bu hükmü sadece içtihat yoluyla çıkarmıştır. İlgili ayetlerden bu hükmü kıyas yoluyla ben çıkardım.) Bu sebeple hırsızlığa el kesme cezası vermek için; -kur'an'ın emri gereği : her zengin ihtiyaçtan fazlasını vermeli - kimsenin hırsızlık için mazereti olmamalı (örneğin açlık gibi, hırsızlığa zorlayan bir sebep olmamalı)

Bu ortamda zaten hırsızlık olmaz; yapan da, keyfiyeti için yapar. Cezasını biliyorsa teşebbüs etmez.

19. "Kelle kesmeyi emrediyor." (Muhammed: 4)muş!  Muhammed 4. yette “savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar inkar edenlerle karşılaşınca rigab ‘ı [boyunlarını] vurun ” yazar.

Rigab kelimesinin “gözetleme merkezi” manasında olduğunu söyleyenler vardır.

<<Pek çok ateist, bu ayeti referans alıp Işid zihniyetinde olanların gerçek müslüman olduğunu ve onların ayetin hükmünü yerine getirdiklerini söyler. Ya da İslam’ın, inkar edenlerin boynunu vurmayı emreden vahşet dini olduğunu iddia eder. Oysa gerçek, bilinenin tam zıttıdır. Ayette anlatılanı delilleri ile deşifre ettiğimde, okuduklarınıza çok şaşıracak ve eğer vicdan sahibi iseniz bu ayetin manasını çarpıtmaktan vazgeçeceksiniz…

Gelelim ayette boyun olarak çevrilen ”rikab” kelimesine. Rikab kelimesi Arapça’da “gözetleme, gözetim altında olma demektir”. Allah’ın isimlerinden biri ” Er Rakib” dir. RKB kökünden gelir bu kelime ve gözetlemek, denetlemek, korumak, bekçilik yapmak manaları vardır. Allah’ın kullarından bir an bile gafil olmadığını, sürekli gözetleyen, koruyan ve kontrol altında tutan olduğunu anlatır. Bu kısa bilgiden sonra sizlere ‘”Rakabe” kelimesinin geçtiği diğer sure ve ayet numaralarını vermek istiyorum. (İlk numara sure, ikincisi ayet numarasıdır.)

Rakabe kelimesinin geçtiği ayetler: (28-18), (28-21), (44-59), (11 -93), (5-117,) (50-18), (4-1)

İnternette yapacağınız kısa bir araştırmanın ardından Rakabe kelimesinin, diğer bütün ayetlerde gözetleyen… manasında çevrilmiş olduğunu göreceksiniz. Her ne hikmetse sadece Muhammed Suresi 4. ayette aynı kelime boyun olarak çevrilmiş. Ve pek çok meal yazarı da birbirinden etkilenerek ayette geçen “rikabi” kelimesine “boyunlar” manası vermişlerdir. Oysa boyun kelimesi Araça’da “A’nâk” kelimesi ile ifade edilir. Bu kelimenin Kuran’da geçtiği sure ve ayet numaraları da şöyledir;

Boyun “A’nâk” kelimesinin geçtiği ayetler: (17-29), (17-13), (8-12), (34-33), (38-33), (13-5), (26-4), (36-8), (40-71)

Bu bilgilerin ardından ayette anlatılanın ne olduğuna bakalım; Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınzda onların gözetleme/komuta merkezlerini vurun. Sonunda üstün geldiğinizde onları esir alın; onları ya karşılıksız veya fidye karşılığında salın. Savaş durumu kalkıncaya kadar bunu uygulayın… (Muhammed Suresi, 4)

Bir ayeti okuduğunuzda, başı, sonu, öncesi, sonrası ile beraber okumanız gerekir ki konu bağlamından kopmasın. Bu ayetin ilk cümlesinde inkar edenlerle karşı karşıya geldiğiniz savaş anında, o inkar edenlerin komuta/gözetleme merkezlerini vurun der. Sonra onlara üstün geldiğinizde onları esir alın der. Ve savaş bitiminde de aldığınız esirleri karşılıksız veya fidye karşılığında salın der.

Şimdi soruyorum; Savaş zamanı inkar edenlerin boyunlarını vurduğunuzda -ki bu da boyunlarını kesin manası içermez- boynunu keserek öldürdüğünüz adamı nasıl esir alacaksınız? Adam zaten ölmüş olmuyor mu? Ayette, boyunların kesilmesi ile uzaktan yakından alakalı bir anlatım yoktur. Bu ayetin manasını delillere rağmen çarpıtmaya devam edenler, İslam’ı değil, kendi samimiyetlerini ve vicdanlarını sorgulamalıdırlar. (Allah en doğrusunu bilir)

Sonuç: İslam’da savaş, “Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere, savaşma) izni verildi.” (Hac Suresi, 39) ayeti gereği, sadece saldırı olursa, savunma amaçlı yapılır. “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara Suresi, 190) ayetinde de belirtildiği gibi, müslümanlarla savaşanlara karşı savaş haktır. Ama aşırı gidilmesi yasaktır. Ve savaş ortamı oluştuğunda taraflar ölmemek için birbirlerini öldürürler. Öldürmeden saldırganı etkisiz hale getirmenin adı da esir almaktır. Savaş sonrası esirler de karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakılır.

IŞİD’in yaptığı katliamın kaynağı Kuran değil, uydurma sözde hadislerdir. IŞİD, müslümanım diyenlerin kafasını kesiyor. Oysa Allah ayette; “Kim bir mü’mini kasıtlı olarak öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.’‘ (Nisa Suresi, 93) diyor.>>

(Yazı “kuranda çelişki olmaz” sitesinden alıntıdır)

Ayetteki bu kelimenin “boyun” olduğunu kabul edersek şu şekilde bir izah yapalım;  Arapçada, bir şeyin bir parçasını söyleyerek tümünü kasıt etmek dediğimiz bir olay vardır. (bakınız : belegat) mesela “el” diyerek kişinin gücü kasıt edilir. “boyun” diyerek, köle kasıt edilir (müfredat :رغب) “boyun vurmak” infaz etmek manasındadır. Boyun ile savaşçının tamamı kasıt edilir, vurmak ile de infaz etmek kasıt edilir. Bu yüzden ayeti “düşmanı infaz edin” şeklinde anlamak gerekir. Zaten o dönemde ok kullanıldığını biliriz. Peki savaş esnasında ok kullanmak bu ayete aykırı hareket etmek mi oluyor? Yoksa ayetin demek istediği üstte açıkladığım gibi “infaz etmek” manasında mı?

20. Nerede bulursanız öldürün diyor. (Bakara: 191) İsra 33 “haklı bir sebep olmadıkça Allahın muhterem kıldığı cana kıymayın” Maide 32 “her kim fesat çıkarmadığı halde bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibidir” Kuran, sadece savunma amaçlı savaşı emir eder. Durduk yere öldürmeyi emir etmez. Kuranın hiçbir ayetinde durduk yere gidip adam öldürün demiyor. Cımbız yapılan bakara 191. Ayetin bağlamına bakalım; Bakara 190 “size savaş açanlara karşı savaşın haddi aşmayın” Bakara 191 “ONLARI bulduğunuz yerde öldürün, sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi sizde onları çıkarın “ Bu ayetteki onlar zamiri, önceki ayetteki savaş aç