top of page

KELAMIN KOZMOLOJİK AGÜMANLARI (2)

Güncelleme tarihi: 19 Kas 2022



HUDUS DELİLİ


Sözlükte “sonradan meydana gelmek” anlamında masdar olan hudûs, kelâm literatüründe Allah’ın varlığını kanıtlamak üzere başvurulan kozmolojik delillerden biri için kullanılan terim olarak bir varlığın, olayın, hatta bütünüyle evrenin mevcudiyetine yokluğun tekaddüm etmesi, bunların bir zamanlar yokken sonradan var olması olgusunu ifade eder. Bu şekilde sonradan meydana gelen, dolayısıyla yaratılmış olan şeye hâdis, onun yaratıcısına da muhdis denir. “Yokken meydana gelme durumu” anlamında isim, “sonradan meydana gelen, yeni olan” anlamında sıfat olarak hades kelimesine de kaynaklarda sıkça rastlanır (Lisânü’l-ʿArab, “ḥds̱” md.; Kāmus Tercümesi, I, 646). 1


Âlem bütün parçalarıyla hâdistir.


Her hâdis olanın bir muhdise ihtiyacı vardır.


O halde bu âlemin de bir muhdise ihtiyacı vardır ki, O da hâdis olmayan Allah’tır. 2


Tesbit edebildiğimize göre hudusa bir delil olarak ilk itiraz eden İbn Sîna (v. 428/1037) olmuştur. Fakat filozofun itirazı red değil tercih gayesini güder. Ona göre Allah’ın varlığına istidlal onun yaratıklarıyla (cisimlerin hadis oluşuyla) değil, "mevcud"un "imkân"ıyla olmalıdır. Hudus "zuafâ-i mütekellimîn"in tutunduğu bir delildir. Sıddîklar Rablerinin üzerine başka şeyleri şâhid getirmezler, bilakis bizzat Rablerini şahit tutarlar . İbn Sînâ bu sözleri imkân delilinin üstünlüğünü belirtmek için söyler. Sözleri, kendisinin sanki sofiyyenin keşfine meyyal olduğunu îma ediyorsa da öyle değildir. Ayrıca bu görüş Kur’an metoduna da muhaliftir. İbn Rüşd (v. 595/1198) delillerin metodları ve değerleri hakkında et’lif ettiği kitabında hudus ve hatta imkân delilini tenkid eder. Filozofun tenkidlerini iki noktada hulâsa etmek mümkündür: 1) Hudus delili bürhânî değildir, mukaddimeleri, içinden çıkılamıyacak bazı şüpheler taşır, 2) Halk tarafından anlaşılması zordur. İbn Rüşd birinci şık tenkidinde o kadar haklı sayılmaz. Kendisinin gerek hudus gerek imkân delilinin mukaddimeleri hakkında irad ettiği şüpheler kelâmcılarla filozoflar arasında zaten münakaşa konusu olan meselelerdir. Gazzâlî’nin (v. 505/1111) kıdem-i âlem meselesinde felâsifeyi tekfir edişinin öcünü, İbn Rüşd, hudus delilinden çıkarmaya çalışır. Hudus delilinin dayandığı üç önemli esastan biri cevherlerin arazlardan hâlî olamıyacağı idi. İbn Rüşd’ün buna itirazı kelime ve terim inceliklerinden öteye geçmez. Arazların hadis olduğu esası için de, müsellem değildir, çünkü müşahedemiz altında bulunan arazlar hâdis ise de semavî cisimlerdeki arazların hadis olması şüphelidir, diyor. Üçüncü esas olan, hâdislerden hâlî olmayan hadistir, mukaddimesine de itiraz eder. Görüldüğü üzere son iki mukaddime Allah’tan başka kadimin bulunmayışı fikrine bağlıdır. Bunun zaten filozofların fikrine uymadığı malûmdur. Filozofun tenkid noktalarından biri de, muhdes olan her şeyin bir muhdisi vardır, kaziyyesinin "kelâm sınaatındaki kuvvetin önüne geçemiyeceği bir şek" taşımasıdır Halbuki kendisi bilâhare Kur’an delilini takrir ederken "Âlem masnu’dur, onun bir Sânii vardır" der Bu iki kaziyye arasında kelime değişikliğinden başka ne fark var? İbn Rüşd’ün devir ve teselsül hakkındaki itirazları yukarıda geçmiştir (bk. s. 100,105). İbn Rüşd’ün ikinci şık itirazı, yani hudus delilinin, Kur’an delillerinin tabiatına aykırı olarak, herkes tarafından anlaşılamıyacak bir karakter taşıması iddiası doğrudur. Din, âlim, câhil her insana hitab ettiğine göre getirilecek deliller ve yapılacak izahlar herkesin acıyabileceği tarzda olmalıdır. Cevahir ve a’raz metoduna istinad eden hudus delili, kabul etmelidir ki, kelâm ilmi ile meşgul olan pek hususî bir kitleye hitabedebilir. İbn Teymiyye (v. 728/1328) de felâsife ve mütekellimîne ait delillerin Kur’an metoduna aykırı, lüzumsuz derecede teferruatlı ve gayri muvaffak olduğunu söyler. Ona göre mevzu zaten bedihî, zarurî ve bilinmesi fıtrîdir. Kur’an metodundan ayrılmaya ve teferruata düşmeye lüzum yoktur. İbn Teymiyye, sıfat bahsinden ötürü anlaşamadığı kelâmcılara itirazlarını daha çok bu zaviyeden yöneltir Mamafih, Minhâcu’s-sunne’de, isbât-i Bâri’e medar olan hudus-i âlem delilinin, vazıh olan Kur’an metodundan başka, kelâmcılar tarafından takrir edilen aklî mukaddimelerle de sabit olabileceğini kabul eder. Fakat bu ince şeyleri herkes bilemez. Bazıları aklî delillerle, bazıları da Kur’ân delilleriyle Rabbı tanımalıdır 3



Ne zaman ki (İbrâhîm'in) üzerini gece kapladı, bir yıldız gördü, “Bu imiş rabbim!” dedi. Derken batıverince [kaybolunca/görünmez olunca], “Ben öyle batanları [kaybolanları] sevmem” dedi. (En‘âm, 6/76)


KELAMIN KOZMOLOJİK ARGÜMANI


Kelam kozmolojik kanıtı iki öncülden oluşur. Craig, argümanın geliştirilmesinde müslüman felsefecilerin ve kelamcıların katkılarını takdir etmek adına argümanı ‘kelam kozmolojik kanıtı’ olarak isimlendirmiştir ve bu argümanın temel formunu şu şekilde ortaya koymuştur


1- Başlangıcı olan her şeyin bir nedeni vardır.


2- Alemin bir başlangıcı vardır.


3- Demek ki alemin varlığının bir nedeni vardır


İlk argüman, nedensellik ilkesinin sürekli tecrübelerimizle teyit edildiği şeklindeki basit gözlemden yola çıkar. İkinci argüman ise ilkine benzer bir şekilde hiçlikten hiçlik gelir şeklindeki temel ilkeye gönderme yapar. Hiçlik hiçbir şey içermediğine göre, bir şey yapma potansiyeline sahip değildir. O halde evren var olmaya başladıysa bu ilke doğrultusunda evrenin bir nedeni olmalıdır. Craig, sunduğu üçüncü argümanda ise hiçlikten gelmesine izin verilen tek şeyin neden evrenler olduğu sorusu üzerinde durur. Craig, bu prensibin bütün akli faaliyetlerde kullanılmasına rağmen evrenin kökeni sorusuna gelindiğinde neden geri planda bırakıldığını sorgulamaktadır. 1


Evren hiç yoktan (kendiliğinden) var olabilir mi? Fizikçi Lawrence Krauss’a göre olabilir. Lawrence Krauss ”hiç yoktan bir evren” isimli kitabında evrenin yokluktan kendiliğinden çıkabildiğini ve dolayısıyla “neden hiçbir şey değil de bir şeyler var?” sorusunu cevapladığını iddia ediyor/düşünüyor Kuantum mekaniğine göre vakum durumu gerçek anlamda boşluktan oluşmamaktadır ve bunun yerine geçici elektromanyetik dalgalar ile birden beliren ve kaybolan parçacıklar içermektedir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Vakum_durumu


Bütün tarih boyunca başlangıcı olan her şeyin bir sebebinin olduğuna tanık olmuş olmamız, bu öncül için yeterli bir kanıt mıdır? Bazı ateistler durumun böyle olmadığını savunuyor. Onlara göre tarih boyunca başlangıcı olan her şeyin bir sebebi olduğunu gözlemlemiş olmamız, bunun hep böyle olduğu anlamına gelmez. Bu kişiler, ilk önermeyi inkar etmenin sezgilere aykırı olduğunu kabul etmekle birlikte sezgilerimize güvenemeyeceğimizi iddia ederler. Oysa bu kişiler “2+2=4” ve “Sonsuz tane çift sayı vardır” önermelerinin de sezgisel olarak doğru olduğunu gerçekten bilmiyorlar mı? Evet. “2+2=4” ifadesi sezgisel olarak doğrudur. Eğer bir kişi “Başlangıcı olan her şeyin bir sebebi vardır” Önermesini sırf “sezgisel olduğu için reddediyorlarsa “2+2=4” önermesini de reddetmelidir. Aksi takdirde kendisi ile çelişmiş olur. Eğer bir kişi sırf “Kelam Kozmolojik Argüman”ı kabul etmemek için aynı zamanda “2+2=4” önermesini de reddediyorsa varsın Kelam Kozmolojik Argümanı kabul etmesin. Eğer bir ateist “Başlangıcı olan her şeyin bir sebebi vardır” önermesine itiraz edecekse “Bu önerme sezgiseldir” demekten daha fazlasını söylemeliler.


Peki “Başlangıcı olan her şeyin bir sebebi vardır.” önermesini reddetmek için neden bilimi inkar etmek gerekiyor? Öncelikle bilimin temel yöntemi tümevarımdır. Tümevarım sonlu sayıda gözlem önermesinden, genel bir prensip çıkarma işlemidir. Mesela yaptığımız gözlemlerde iki ters yüklü parçacığın birbirini çektiğini defalarca gözlemledikten sonra, “Ters yüklü parçacıklar birbirini her zaman çeker” genel ilkesini çıkarımlarız. İşte bu işlem tümevarımdır. Bilim tümevarımla çalışır. Dolayısı ile tümevarım metodunun güvenirliği, bilimin güvenilirliğine eştir. Eğer ateist “Başlangıcı olan her şeyin bir sebebi vardır.” önermesini güvenilir bulmuyorsa/yanlış buluyorsa, tümevarımı yanlış buluyor demektir. Tümevarımı yanlış buluyor ise ona göre yarın ters yüklü parçacıkların birbirini çektiği iddiasının doğru olup olmayacağı belirsiz olur. Evrim teorisi dahil tüm bilimsel teoriler kuşku altında kalır.


Big Bang teorisi ortaya konmadan önce teistler mantıksal çıkarımlarla evrenin bir başlangıcı olması gerektiğini söylüyor ateist taraf ise sonsuzdan gelen bir evrenin mantıksız olmayacağını göstermeye çalışıyordu. Aslında bu öncül için hem matematiksel hem dolaylı bilimsel hem de doğrudan bilimsel kanıtlar vardır. Ben evrenin kökeni ile ilgili bilimsel kanıtları bu konuda yeterli bulduğum için diğer dolaylı bilimsel ispatlara ve mantıksal/matematiksel ispatlara değinmeyeceğim.

Evrenin başlangıcının olduğunun kanıtı, sürekli genişleyen bir evrende yaşıyor olduğumuzu söyleyen, artık inkarı mümkün gözükmeyen “Big Bang Teorisi”dir. Peki Big Bang Teorisi nedir? 1929 yılında California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble’ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma fark edilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak uzaklaşmaktaydılar.

Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Herşeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç, evrenin her an “genişlemekte” olduğuydu. Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. İşte evrenin bir başlangıcı olduğunu söyleyen ve günümüzde inkarı pek mümkün olmayan bu teori “Big Bang Teorisi”dir.

Büyük Patlama Kuramı her ne kadar kendi başına yeterli bir ispat olsa bile evrenin bir başlangıcı olduğunu gösteren dolaylı yoldan ispat olan entropi yasasına da değinmek istiyorum. Bu yasayla, enerjinin, sürekli, daha çok kullanılabilir bir formdan daha az kullanılabilir bir yapıya doğru değiştiği söylenir. Kısacası, evrende düzensizlik sürekli artmaktadır ve bu tek yönlü tersinemez bir süreçtir. Eğer evren ezeli olsaydı, şimdi entropinin durmuş olması gerekirdi. Bunu şöyle özetleyebiliriz:

1- Evrendeki entropi geri çevrilemeyecek şekilde sürekli artmaktadır.


2- Buna göre evrende bir gün termodinamik denge oluşacak ve “ısı ölümü” yaşanacaktır.

Kısacası evren ebedi değildir, bir sonu vardır.


3- Sonsuz zamanda, evrende termodinamik dengeye gelinmesi ve hareketin durması gerekir.


4- Şu anda hareketin devam ettiğine tanıklık etmekteyiz.


5- Demek ki evren sonsuzdan (ezelden) beri yoktur, dolayısıyla evrenin bir başlangıcı vardır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi evrenin bir başlangıcının olması demek, bir nevi Tanrının varlığının kanıtı anlamına geliyordu. Bu yüzden ateistler Big Bang’in felsefelerine vurduğu “başlangıç” darbesinden kurtulmak için çeşitli hipotezler öne sürdüler. Ancak bu hipotezlerin hiçbiri onları başlangıç sorunundan kurtaracak gibi gözükmüyor. Çünkü 2003 yılında üç önde gelen kozmolog Alexander Vilenkin, Alan Guth ve Arvind Borde’un yaptığı bir çalışma tarihi boyunca genişleyen bir evrenin her ne olursa olsun, içindeki yasalardan bağımsız bir şekilde, geçmişte sonsuz olamayacağını, aksine bir zaman ve mekan sınırına sahip olmak zorunda olduğunu (yani zamanda ve mekanda bir başlangıcı olduğunu) kanıtladılar. Çoklu evren senaryoları doğru olsa bile durum değişmez. Vilenkin’in tabiriyle “Bilim adamları kozmik başlangıç sorunuyla yüzleşmek zorundalar.”


Argümanımız tümdengelimsel bir argüman olduğu için 1. öncül (Başlangıcı olan her şeyin bir sebebi vardır) ve 2. öncül (evrenin bir başlangıcı vardır.) doğru ise “Evrenin varlığının kendisi dışında bir sebebi vardır” diyen sonuç önermesi de zorunlu olarak doğrudur. Yazımızda ilk iki önermenin zorunlu olarak doğru olduğunu gösterdik. Bu zorunlu olarak evrenin bir sebebi olduğu anlamına geliyor. Bu noktada evrenin bir sebebi olduğunu inkar etmek, mantık yasalarına aykırı bir fiil olacaktır. Şimdi evrenin sebebinin nasıl olması gerektiğini inceleyelim.

Evrenin sebebi şu şekilde olmalıdır.

1) Evrenin zamanda ve mekanda kesin bir başlangıcı olduğunu (bkz. BVG kuramı) belirtmiştik. Evrenin sebebi zamanı başlattığı için zamandan bağımsız olmalıdır.

2) Evrenin sebebi mekanı oluşturduğu için mekandan da bağımsız olmalıdır.

3) Madde mekanda yer kaplayan “şey” demektir. Mekanı başlatan mekanda yer kaplamadığı için maddeden farklı olmalıdır.

4) Zamandan bağımsız olduğu için bu sebep, değişmezdir.

5) Zamandan bağımsız ise, bu sebep, başlangıçsız ve sebepsiz olmalıdır

6) Bütün maddeyi, bütün enerjiyi, zamanı ve mekanı her hangi bir maddi illet olmaksızın yarattığı için tasavvur edilemez derecede üstün bir güçtür.

7) Ezeli bir failin zamansal bir etki yaratabilmesi için ancak ve ancak iradeli olması gerekir.

Ezeli bir sebebin zamansal bir etki yaratabilmesi için bu sebebin iradeli (seçim yapabilen) bir sebep olması gereklidir. Mekanik sebepler sonsuzdan beri gelerek bir anda aktif olmazlar. Eğer sebep, sonsuzdan beri varsa bu sebebin getireceği sonuçların da aynı şekilde ezelden beri gelmesi gerekirdi. William Lane Craig bu konuyu şöyle örneklendirir: “Suyun donmuş olmasının sebebi sıfır derecenin altında sıcaklığın olması ise, eğer derece de ezelden beri sıfır derecenin altındaysa; o zaman şu anda var olan herhangi bir su ezelden beri donmuş olurdu.” Eğer evrenin de sebebi bu şekilde bir mekanik işleyiş ise bu sebebin etkisinin de (evrenimizin) sonsuzdan beri var olması gerekirdi. Halbuki evrenin bir başlangıcı vardır. Bu da bizi diğer seçeneğe, yani kişisel yaratıcı ihtimaline götürür. Craig, bu hususta da şu örneği verir: Ezelden beri oturan bir adam, ayağa kalkmayı irade edebilir; böylece, ezeli olarak var olan bir failden, zamansal bir etki ortaya çıkabilir. Aslında failde değişimi gerektirmeyecek şekilde, fail ezelden zamansal bir etkiyi irade edebilir. Bütün bunlar evrenin varlığını izah etmede Tanrı açıklamasının “diğer mekanik sebepler”den daha başarılı olduğunu göstermektedir.